|
"Kur'ân'da Gramer HatalarI" İddIasI
ve Bir Reddİye
Özet: Bu makale bir önsöz ve iki çeviriden
oluşmaktadır. Çeviriler iki bölümde ele alınmıştır. Birinci bölümde
M. Rafiku’l-Hakk ve P. Newton tarafından kaleme alınan ve orijinal
adı “The
Qur'an: Grammatical Errors”
olan çalışmanın çevirisine yer verilmiştir. Yazarlar,
Kur'ân’da gramer hatalarının varlığını iddia etmekte ve iddialarını
ayetlerden örnekler vererek açıklamaya çalışmaktadırlar. Makalenin
sonunda, bu yanlışların birer yazım hatası olduğunu zikreden
yazarlar, elimizde mevcut bulunan Kur’ân metninin “Peygambere
indirildiği şekliyle bozulmadan günümüze ulaşan vahyedilmiş yegâne
metin” olmadığını; dolayısıyla ilâhî menşeli edebî bir mucize
olamayacağını iddia etmektedirler.
İkinci bölümde, Moiz Amjad tarafından
yukarıda adı geçen çalışmaya reddiye niteliğinde kaleme alınan ve
özgün adı “Grammatical Errors in the Qur'an” olan
makalenin çevirisine yer verilmiştir. Yazar, makalesinde,
konuya teorik açıdan yaklaşarak bir dilin gelişimi ve
gramerinin ortaya çıkışı ile ilgili bilgiler verdikten sonra Arap
gramerinin derlendiği kaynaklara değinmiştir. Daha sonra
Arap
gramerinin en temel kaynaklarından biri olan Kur'ân’da gramer hatası
aramanın anlamsızlığını ispat yoluna gitmiştir. Makalenin sonunda
yazar Hz Âişe ve Hz Osman’a isnat edilen rivayetleri inceleyerek
bunların zayıflığını ve kabul edilemeyeceğini ortaya
koymuştur.
Ön söz:
Nüzulünden bu yana Kur'ân-ı Kerîm’e,
muârızları tarafından, değişik yönlerden birçok eleştiri
yöneltilmiştir. Bunların kâhir ekseriyetini müsteşrikler
tarafından ortaya atılan sözde iddialar oluşturmaktadır.
Müsteşrikler, İslam’a ve özellikle onun temeli olan Kur'ân-ı Kerîm’e
karşı kuşku, şüphe ve güvensizlik meydana getirmeye gayret etmiş ve
çalışmalarını çoğunlukla Kur'ân tercümeleri, Kur'ân’ın kaynağı ve
cem’i, ilâhî vahy, Kur'ân metninin sıhhati, Kur'ân’ın i‘câzı, yedi
harf, nesh vb. konular[1]
üzerinde yoğunlaştırmışlardır.
Müsteşriklerin iddia ettikleri gramer
hataları, genellikle, Kur'ân metninin sıhhati ve Kur'ân’ın i‘câzı
başlıkları altında ele alınmıştır.
Onlara göre Kur'ân’da, Arap dili
gramerine uymayan ve Arapça bilenlerin rahatlıkla görebileceği
gramer hataları vardır. Bu sebeple Müslümanlarca dile getirilen,
Kur'ân’ın edebî bir mucize olduğu iddiası gerçeklerle
uyuşmamaktadır.
Bu çalışmada, müsteşrikler tarafından ortaya
atılan iddiaları içeren bir makale ile buna reddiye niteliğinde
kaleme alınan başka bir çalışmaya yer verilecektir.Makale iki bölümden oluşmaktadır:
Birinci bölümde, M. Rafîku’l-Hakk ve P.
Newton[2]
tarafından yazılan “The Qur'an: Grammatical Errors”[3]
(Kur'ân’da Gramer Hataları) isimli makaleye yer
vereceğiz. Yazarlar bu makalede, Müslümanların, Kur’ân’ın
sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil, aynı zamanda ilâhî
kaynaklı edebî bir mucize olduğunu iddia ettiklerini zikretmiş;
fakat bu iddianın gerçeklerle uyuşmadığını, zira bugün elimizde
bulunan Kur’ân’ın, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği sarih
gramer hataları içerdiğini iddia etmişlerdir. Bu iddialarını
desteklemek için Kur'ân’dan on üç ayeti delil getiren Rafîku’l-Hakk
ve Newton, bu ayetlerde, eskilerin müşkülât-ı nahviyye dedikleri,
Arap dilinin genel-geçer kaidelerine uymayan ibareleri gramer
hatasıymış gibi göstererek Kur'ân’da gramer hatalarının
varlığını iddia etmişlerdir.
M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton’un bu
makalesine, birçok reddiye yazılmıştır. Onların hata olarak öne
sürdükleri ayetleri teker teker ele alıp, dilbilimsel
izahlarını yapan pek çok çalışma yayınlanmıştır[4].
İkinci bölümde
ise, konuya teorik açıdan yaklaşarak, iddia sahiplerinin
tutarsızlığını mantıkî olarak ortaya koyan Moiz Amjad’ın[5]
“Grammatical Errors in the Qur'an”[6]
isimli makalesine yer vereceğiz[7].
Amjad, makalesinde, her hangi bir dilin gelişimini ve bu
gelişim sürecinde dil kaidelerinin ortaya çıkışını ve bu çerçevede
Arap gramerinin derlendiği kaynakları ele alarak, iddia
sahiplerinin içine düştükleri tutarsızlığı ve paradoksu ortaya
koymuştur. Yazarın tezi şudur: Nahiv kaideleri Arap dilinin en temel
kaynaklarından biri kabul edilen Kur'ân’dan alındığı hâlde
ondaki bazı ifadeler nasıl hatalı olabilir? Yazarın ifadesi ile
Kur'ân’da hata aramak, “tamamen, astronomlar tarafından
yazılan eserlere dayanarak kâinatta hata bulmaya çalışmak gibidir…
ve bu, açıkça ve kesinlikle anlamsızdır.” Amjad’a göre bu temel
paradoks çözümlenmedikçe, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton’un iddia
ettikleri gramer hataları ile ilgili itirazlar bir değer ifade
etmeyecektir.
Yazar Amjad,
makalesinin sonunda, M. Rafîku’l-Hakk ve P. Newton tarafından
öne sürülen ve Hz Âişe ile Hz Osman’a isnat edilen rivayetleri ele
alarak bunların sıhhatini ve kabul edilebilirliğini
tartışmıştır.
2. Bölüm:
“Kur’ân’da Gramer Hataları” na Reddiye[35]
P. Newton, Rafiku’l-Hakk
ile birlikte başlığı “Kur’ân’da Gramer Hataları” olan bir
makale yazmıştı. Makalede şunlar vardı:
“Müslümanlar,
Kur’ân’ın sadece beşerî ve edebî bir şaheser değil aynı zamanda
ilâhî menşeli edebî bir mucize olduğunu iddia etmişlerdir. Fakat bu
iddia gerçeklerle uyuşmamaktadır. Zira bugün elimizde mevcut olan
Kur’ân, Arapça bilen herkesin açıkça görebileceği sarih gramer
hataları içermektedir.”
Newton iddiasını ispatlamak için aşağıdaki
Kur’ân âyetlerini delil olarak zikretmiştir:
Mâide (5), 69; Nisâ (4), 162; Tâhâ (20), 63;
Bakara (2), 177; Âl-i İmrân (3), 59; Enbiyâ (21), 3; Hac (22), 19;
Hucurât (49), 9; Münâfikûn (63), 10; Şems (91), 5; Fussılet (41),
11; A‘râf (7), 56; A‘râf (7), 160.
Bu örnekleri sıraladıktan sonra Newton,
makalesini şu cümlelerle bitirmiştir:
“Kur’ân, bu
hatalar sebebiyle, bir şaheser olmaktan çok uzaktır. Eğer, beşeri
söylemle, Kur’ân’ın bir şaheser olduğu söylenemiyorsa onun ilâhî
menşeli edebî bir mucize olduğunu kim dürüstçe
söyleyebilir?”
Bu makalenin amacı şu soruları
cevaplandırmaktır:
·
Bir dilin
grameri nasıl gelişir?
·
Arap grameri
niçin ve nasıl gelişti?
·
Arapça nahiv kaidelerinin çıkarıldığı kaynaklar nelerdi?
Yazar, bu soruların cevaplarının bizzat,
Kur’ân’da gramer hatası bulma çabasının anlamsızlığına yeterli bir
delil olacağına inanmaktadır.
Gramer – Dilin Gelişiminde Bir
Aşama
Gramerin
derlenmesinin, dilin gelişiminde bir aşama olduğu genellikle bilinen
ve kabul edilen bir gerçektir. Bunu şu şekilde izah
edebiliriz:
Herhangi bir
dilin “gramer kaideleri”nin vazedilmesi o dili kullanan ilk
sahiplerinin konuşmalarını ve anlayışlarını öncelemez, önceleyemez
de. Örneğin İngilizce, biri çıkıp bu dilin kaidelerini vazedinceye
kadar uzun bir süre konuşulmuştur. Bir dilin grameri insanlar
tarafından tesis edilmiştir, ama bu, o dilin ilk sahipleri
tarafından konuşulması ve anlaşılmasından önce
olmamıştır.Örneğin
Yunanca’yı ele alalım. Bildiğimiz üzere Yunanca çok eski bir dildir.
Yunanca’ya dair ilk gramer kitabı, ancak milattan önce ikinci asırda
Dionysius Thrax[36]
tarafından yazılmıştır ve bu kitap o kadar muhtasardı ki sadece
kelime bilgisine hasredilmişti. Bu çalışma, muhtemelen, batı
geleneğinde yazılan ilk sistematik gramer kitabıdır. Milattan sonra
ikinci yüzyıla kadar, Yunanca’nın sözdizimi hakkında,
Apollonius
Dyscolus[37]
tarafından yapılan çalışmadan başka bir eser bulunmamaktadır.
Dionysius Thrax gramerin tarifini yapmış ve şunları
söylemiştir:
“Şairler ve
yazarlar tarafından söylenen şeyleri iyice bilmek (veya
incelemek).”[38]
Bu tarifi
yakından incelemek, meseleyi vuzuha kavuşturacaktır. Bu tarife göre
gramer:
1.
Bu dilin
(meşhur) şair ve yazarlarının ifadelerini inceleyerek gelişmiştir.
Öyle ki
bu cümle, her hangi bir gramer kaidesi vazedilmeden önce şair ve
yazarların mesajlarını nakletmek ve eserlerini yazabilmek için bu
dili kullanıyor olduklarını açık bir şekilde ifade
etmektedir.
2.
Bu (meşhur)
şair ve yazarların dilini çok iyi bilerek
gelişmiştir. Bu cümle, bir
dereceye kadar, bu gibi gramer kaidelerinin anadillerini iyi bilen
insanlar için gerekli olmadığını ifade etmektedir. Bu kaideler,
ister yabancı bir dil olması sebebiyle, ister konuştukları dilin
tamamen aynısı olmaması sebebiyle olsun dillerinde problem yaşayan
insanlar için gereklidir. Örneğin, çağımızda yaşayan bir İngiliz’in
bu dönemde yazılan eserleri tamamen anlayabilmesi için, normal
olarak, gramer çalışmasına ihtiyaç yoktur. Fakat klâsik İngiliz
edebiyatını anlayabilmesi için gramerin yanında klâsik dildeki
kelime kullanımı hakkında dersler alması gerekebilir.
Yukarıda açık
bir şekilde ifade edildiği gibi sahih dili bilmek, gerçekten, o
dilin ilk sahiplerinin ne ve nasıl konuştuklarını bilmeye bağlıdır.
Gramer kaideleri dilin ilk sahiplerinin bu kullanımlarından
derlenmiştir. Bu gerçek reddedilemez[39].
Bu gerçek aynı zamanda bir dildeki değişimin ve gelişimin
temellerine ve nedenlerine işaret etmektedir. Britannica’da
şunlar ifade edilmektedir:
“Bir çocuk
konuşmayı öğrendiği zaman; dildeki kuraldışı veya düzensiz şekilleri
daha düzenli ve yaygın örneklere kıyaslayarak tanzim etmeye
meyleder; örneğin o, ‘came’ den ziyade ‘comed’; ‘dove’ den çok
‘dived’, ‘talked’, ‘loved’ ve benzeri şeyler söylemeye
meyledecektir. Çocuğun bu yaptığı, onun, kendi dilinin intizamını
veya kaidelerini henüz öğrendiğinin veya öğreniyor olduğunun
kanıtıdır. O, bazı kıyasi şekilleri “öğrenmeme” ye ve onların
yerine, bir önceki neslin dillerinde cârî olan kuraldışı şekilleri
koymaya devam edecektir. Fakat bazı durumlarda çocuk, “yeni” kıyasî
bir şekil (“dove” den çok “dived” gibi) ezberleyebilir ve bu itibar
görüp kabul edilebilir.”[40]
Okuyucu şu
cümleye dikkat etmelidir: “…ve bu itibar görüp kabul
edilebilir.”
Bu ifade,
bizim; “sahîh dil”, o dilin ilk sahiplerince doğru kabul edilen
ve itibar gören dildir, şeklinde işaret ettiğimiz hakikate diğer
bir delildir.
Bu süreç,
gramerin gelişimi ve “kaideler”inin çıkarıldığı güvenilir kaynaklar
hakkında olağan bir durumdur. Bu kavramlar açıkça anlaşıldığına
göre, şimdi şu örneği ele alalım:
Farz edelim ki
X grubu, Latin gramerinin derlenmesinden önce, Latin edebiyatında
meşhur ve makbul edipler olsunlar. Daha sonra, bazı Romalı âlimler
Latin gramerini derlemek için kolları sıvadılar. Bunlar kendi
çalışmaları için çeşitli kaynaklar aradılar. Bu âlimler X grubunun
eserlerini; Latin edebiyatını şamil, meşhur ve sahih olmaları
sebebiyle de o dilin ilk sahipleri tarafından makbul olduğunu
müşahede ettiler. Bu sebeple bu âlimler, herhangi bir ayırım
yapmaksızın X grubunun eserlerini kendi çalışmalarına kaynak kabul
ettiler. Zaman ilerledi. Birkaç yüzyıl sonra diğer bazı ‘âlimler’,
‘gramerciler’ (gramer kaidelerini derleyen âlimler) tarafından
ortaya konan eserlere dayanarak X grubunun eserlerini tahlil etmeye
başladılar. Şimdi, “dikkatli bir araştırma” dan sonra, gramercilerin
çalışmalarına dayanarak, X grubunun eserlerinin bir takım “gramer”
hataları içerdiğini ifade ediyorlarsa, bu modern “alimler”, kendi
taşkınlıkları içinde, belki de bu buluşları için bir edebiyat ödülü
bile talep edeceklerdir (veya en azından bu beklenti içinde
olacaklardır). Halbuki sıradan bir kişi bile onların bu buluşlarına
sadece gülecektir. Çünkü sağduyusu, ısrarla, ona şunu soracaktır:
“İkincisi bizzat birincisine dayandığı halde, hatalı olup olmadığı
konusunda, birinci şey nasıl sorgulanabilir?” Bu kaynak analizi
tıpkı şunu söylemek gibidir: “İnsan vücudu, insan fizyolojisi
hakkında yazılan kitaplara (elde edilen sonuçlara) tekabül
etmemektedir, bu yüzden insan vücudu, bu kitaplar temel alınıp
incelendiğinde şöyle şöyle hatalara sahiptir.” Sıradan bir insan,
kesinlikle böyle “yanlış” bir mantığa gitmekten çok, insan
fizyolojisi üzerine yazılan bu kitapların insan vücudunu yeterli bir
şekilde tanımlamadığına dikkat çekecektir. Açıkçası aynı prensip,
gramercilerin çalışmaları temel alınarak X grubunun yazdıklarına da
uygulanmalıdır. Eğer gramerciler tarafından vazedilen kaideler X
grubunun yazdıklarına tekabül etmiyorsa, o zaman yanlışlık X
grubunun yazdıklarında değil gramercilerin kaidelerindedir. Çünkü
sınırlı kaynaklardan çıkarılan sonuçlara dayanarak esas kaynağın
değerini biçmek saçmalıktan başka bir şey değildir.
Dilin Gelişiminde Farklı İki
Aşama
Bir dilin tarihi gelişiminin farklı ve
önemli bir yönü vardır.
Bir dilin gelişimini yakından
incelediğimizde, gramer kaideleriyle uygun bir münasebet içinde, o dilin tarihinin iki farklı safhaya ayrılabileceğini görürüz. Biri
“gramer öncesi”, diğeri de “gramer sonrası” aşamadır. Bu aşamalardan
her biri kendine has bir takım özelliklere sahiptir.
Öncelikle
gramer öncesi aşamayı ele alalım. Bu aşamada dil en saf ve doğal
formundadır. Dilin ilk sahipleri, içlerinden geldiği ve zihinlerine
ilham olunduğu şekliyle konuşurlar. Böylece konuştukları ve doğru
kabul ettikleri her şey sahih dilin ölçüsü olur. Bu dönemlerde
şairler, yazarlar ve hatipler tenkid edilmişlerdir, fakat bu tenkid
gramer hatası sebebiyle değildir. Zira bu gibi hatalar ile gramerin
varlığı bile söz konusu değildir. Aksine tenkit; açıklık, dilin
özelliklerini taşımaması, kelimelerin uygun olmayan yerlerde
kullanılması ve üslup zayıflığı cihetindendir. Bu yazar, şair ve
hatiplerin “gramer hatası” olarak adlandırılabilecek bu gibi
yanlışlar yapmaları tahmin edilmemekle birlikte tasavvur dahi
edilemez. Çünkü ne söyledikleri ve nasıl söyledikleri, tüm
sahalardaki her şeyi (dil malzemesini) oluşturmaktadır. Daha sonra
nahivciler “gramer kaidelerini” bunlara dayandırarak ortaya
koymuşlardır. Gramer kaideleri; yazarların, şairlerin, hatiplerin ve
dilin diğer (otorite) kabul edilmiş kullanıcılarının mutlak
hâkimiyeti altında derlenmiştir. Örneğin, sonraki zamanlarda bir
nahivci şunu söyleyebilir: “XYZ, A dilinin bir kaidesidir. Çünkü bu,
A dilinin ilk sahipleri tarafından bilinen ve kabul edilen, aynı
zamanda o dilde otorite kabul edilecek kadar nitelikli olan D’nin
ifadesi/şiiri olduğu âşikardır.” veya “XYZ, A dilinin bir
kaidesidir. Çünkü bu, o dilin ilk sahipleri tarafından konuşulanın
aynısıdır.” Bu aşamanın diğer önemli bir yönü ise, yaygın ve düzenli
kullanımdan ayrılan buna benzer inhirafların/şâz kullanımların, o
dilin ilk sahipleri tarafından doğru kabul edilmeleri sebebiyle,
bunların yanlış olarak adlandırılamayacağıdır. Gramercilerin
yapmaları gereken şey, bu gibi şâzların sebepleri ile bunların
düzenli ve yaygın kullanıma ilave ettiği manaları bulmaya çalışmak
olmalıdır. Fakat bazı gramerciler bu şâz kullanımların sebeplerini
bulamıyorlarsa bu onların “yanlış” olarak adlandırılmalarını
gerektirmez.
Şimdi, bir dilin gramer sonrası aşamasına
kısaca göz atalım. Birinci aşamada, gramercilerin çalışmalarına
kaynaklık yapanlar; şairler, yazarlar, hatipler ve o dili
konuşanlardı. Gramer sonrası aşamada ise, normal olarak, diğer yol
takip edildi. Bu aşamada, genellikle gramer kaideleri; yazarlar,
şairler, hatipler ve diğer dili kullananlar tarafından, kendi
yazdıkları ve konuştuklarının doğruluğu için bir ölçü olarak kabul
edildi. Birinci aşamada gramer kaideleri; yazarların, şairlerin,
vs.’nin kullanımlarından çıkarılmıştır. Yine her gramer kaidesi, şâz
kullanımıyla birlikte, ki bu yazarların ve hatiplerin
kullanımlarıyla doğrulanabilir, sahih olarak kabul edilmiştir. Diğer
taraftan ikinci aşamada, kabul edilmiş kuralların (ve bu kurallardan
kabul edilmiş şâzların); bir şairin, yazarın, hatibin veya dili
kullanan herhangi birinin kullanımını doğrulaması normaldir. Açıkça
şöyle bir şey olabilir: bir yazar dilin genel gramer kurallarına
ters olduğu düşünülen bir üslup kullanır. Daha sonra yazar bu şâzz
kullanımı sebebiyle eleştirilir. Bununla beraber yazar, daha
önceleri o dilin gramercilerinin gözünden kaçmış bu tür şâzlara,
dilin “asıl” otoritelerine dayanarak örnekler verebilir. O zaman bu
gibi durumlarda, yazarın üslubunun doğru olduğu söylenebilir.
Dahası, bazen bir yazar, genel kabul görmüş kullanım ve üslupları
sebebiyle, öyle etkili olabilir ki onun şâz kullanımları dahi daha
sonraları sahih kabul edilebilir. Böylece gramer kaideleri böyle bir
yazarın şâz kullanımlarına uygun olarak değiştirilebilir. Modern
yazarlar tarafından ortaya konan yeni üsluplar sebebiyle yeni gramer
kaideleri kabul etme eğilimi, dillerinin saflığını koruma konusunda
daha bilinçli ve muhafazakâr olan insanlar arasında, diğerlerine
kıyasla, daha az vardır.
Bunlar, gramer
kaidelerinin derlenmesinden önce ve sonra bir dilin gelişiminde yer
alan başlıca değişikliklerdir.
Bir dilin
grameri, normal olarak, o dili bilmeyen insanlara öğretilmesi için
geliştirilir. Fakat Arap gramerinin gelişiminde bir farklılık vardı.
Farklı bir etken, Arap gramerinin derlenmesine başlarken önemli rol
oynamıştır. Bu, Arapların kendi dillerinin saflığını koruma
hususunda gösterdikleri ilgi ve bilinçti.
Arapların iç
dünyalarını ve tarihlerini bilen herkes, onların, kendi
dilleriyle;
belagatı, saflığı, basitliği ve güzelliğiyle gurur duyan insanlar
olduklarını açıkça görecektir. Bu gurur onların iç dünyalarında öyle
derin köklere sahiptir ki, Arap olmayanlar için kullandıkları
“a‘cemi” kelimesi, “kekeleyen ve beliğ olmayan kişi” yi ifade
etmektedir.
Fetihler ve
Arap olmayanların büyük gruplar halinde İslam’a girmeleri, Hz.
Peygamber (SAV)’in vefatından sonraki ilk asırda, bu insanlar için,
Arap gramerinin derlenmesi ihtiyacını doğurdu. Ama bugün,
Kur’ân’ı
ve Hz Peygamber’in hadislerini anlamak için Arap dilini öğrenme
eğilimi vardır. Ayrıca bu fetihler ve İslam devletinin genişlemesi,
o zamana kadar kapalı olan Arap toplumunun dışa açılmasına da neden
oldu. Bu durum, bir taraftan Araplara; sosyal, kültürel, politik ve
ekonomik zenginliklerini ortaya koyma fırsatı verirken, diğer
taraftan, sosyal ve kültürel etkileşimleri sebebiyle, dillerinin
duruluğunu bozmayı da tehdit etmiştir. Bu endişe, henüz bilinmeyen
ve düşünülmeyen Arap gramerini derleme görevi için önemli bir temel
oluşturmuştur.[41]
Bu görevi ilk
üzerine alan kişi Ebu’l-Esved ed-Du’elî (605-688)’dir. Bazıları
Usûlu’n-Nahvi’l-‘Arabi adlı eseri Ebu’l-Esved’e isnâd
etmişlerdir. Daha sonra bir grup nahivci, bugün takdirle yâdedilen
Arap gramerini araştırma ve derleme görevine katkıda bulunmuşlardır.
Nahivcilerin konumu, daha sonraki dönemlerde öyle takdir edilip
yüceltildi ki mütemayiz nahivciler en iyi hukukçular ile birlikte
halife meclislerinde yüksek mevkilere sahip olmuşlardır.
Arap Gramerinin Derlenmesinde Başlıca
Kaynaklar
Nahivciler ile
dilbilimi alanındaki diğer ulema, nahiv kurallarını derleme
vazifelerinde; sâfiyeti bozulmamış oluşu, şifahi geleneğe dayanması
ve dillerinin sahih kullanımının numuneleri olması sebebiyle,
Araplarca kabul edilen, derlenmiş veya dağınık halde bulunan Arap
edebiyatını kullandılar. Bu edebiyatın ittifakla kabul edilmiş
başlıca iki kaynağı Kur’ân ile İslam öncesi ve İslam dönemi
şiiridir. Dilbilimciler arasında, Hz Peygamberin ve meşhur
hatiplerin haber-i vâhid yoluyla rivayet edilen hadisleri ile
hitaplarının, kendi çalışmalarında kaynak malzeme olarak alınılıp
alınamayacağı hususunda farklı görüşte olanlar vardı. Bu rivayetleri
kabul etme taraftarı olan kimseler, bu malzemenin, dilbilimi ve
gramer kurallarının tespit edilmesi için güvenilir ve muteber
olduğuna inandılar. Yine bu kişiler, özel manada Hz Peygamberin ve
genel manada da tanınmış hatiplerin, Araplarca, dilde otorite kabul
edilmeleri sebebiyle böyle bir malzemenin kendi çalışmalarında
kaynak olarak alınması gerektiği fikrindeydiler. Diğer taraftan bu
hadisleri kaynak olarak kullanmaya karşı olanlar, Kur’ân ve manzum
eserlerin aksine, şifahen doğru ve saf olan bu rivayetlere
güvenmenin güç olduğu temeline dayanarak itirazlarını ortaya
koydular. Onların bu delilinin temeli, dini değeri nedeniyle Kur’ân
ile Arap kültürü olması sebebiyle de şiirin, Arap dilinde sadece
otorite olarak kabul edilmiş olmaları değil, aynı zamanda, bir
nesilden diğerine tam ve kelimesi kelimesine nakledilmiş olmaları
idi. Halbuki Hz Peygamber’in hadisleri ile meşhur hatiplerin
rivayetleri bu nitelikten yoksundu. Abdulkâdir b. Ömer el-Bağdâdî
“Hizânetu’l-Edeb”[42] adlı
eserinde şunları ifade etmektedir:
"قال
الأندلسي في شرح بديعية رفيقه ابن جابر علوم الأدب ستة؛ اللغة، والصرف،
والنحو، والمعاني، والبيان، والبديع . والثلاثة الأول لا يستشهد عليها
إلا بكلام العرب دون الثلاثة الأخيرة فإنه يستشهد فيها بكلام غيرهم من
المولدين ، لأنها راجعة الي المعاني ولا فرق في ذلك بين العرب وغيرهم،
إذ هو أمر راجع الي العقل ولذلك قبل من أهل هذا الفن الاستشهاد بكلام
البحتري وأبي تمام وأبي الطيب و هلم جرا اه وأقول الكلام الذي يستشهد
به نوعان شعر و غيره ، فقائل الأول قد قسمه العلماء علي طبقات أربع:
الطبقة الأولي الشعراء الجاهليون وهم قبل الإسلام… والثانية المخضرمون
و هم الذين أدركوا الجاهلية والإسلام… والثالثة المتقدمون ويقال لهم
الإسلاميون وهم الذين في صدر الإسلام… والرابعة المولدون ويقال لهم
المحدثون وهم من بعدهم الي زماننا… فالطبقتان الأوليان يستشهد بشعرهما
إجماعا وأما الثالثة فالصحيح صحة الاستشهاد بكلامها… وأما الرابعة
فالصحيح أنه لا يستشهد بكلامها مطلقا وقيل يستشهد بكلام من يوثق به
منهم واختاره الزمخشرى… وأما قائل الثاني فهو إما ربنا تبارك وتعالي
فكلامه عز اسمه أفصح الكلام و أبلغه و يجوز الإستشهاد بمتواتره و شاذه
كما بينه ابن جني في أول كتابه المحتسب وأجاد القول فيه ، وإما بعض أحد
الطبقات الثلاث الأول من طبقات الشعراء التي قدمناها ، وأما الإستدلال
بحديث النبي صلي الله عليه وسلم فقد جوزه ابن مالك وتبعه الشارح المحقق
في ذلك… وقد منعه ابن الضائع وأبوا حيان وسندهما أمران ، أحدهما أن
الأحاديث لم تنقل كما سمعت من النبي صلي الله عليه وسلم وإنما رويت
بالمعني ، وثانيهما أن أئمة النحو المتقدمين من المِصْرَيْنِ لم يحتجوا
بشيء منه."
“Endelûsî,
arkadaşı İbn Câbir’in “Bedî‘iyyât” adlı eserini şerh ederken şunları
söylemiştir: Edebî ilimler altı tanedir: Lügat, sarf, nahiv, me‘ânî,
beyân ve bedî‘. İlk üç ilim için sadece klâsik Arap kelamından
istişhâd edilebilir. Son üç ilim için ise, klâsik Arap kelamından
başka, Muvelled Arapların sözlerinden de iştişhâd edilebilir. Çünkü
bu ilimler mânâ ve akılla ilgilidirler. Bu sebeple klâsik Araplarla
diğerleri arasında fark yoktur. Bu yüzden Buhturî, Ebû Temmâm,
Ebu’t-Tayyib gibi âlimlerden istişhâd kabul
edilmiştir.
Bana göre
istişhâd edilebilen kelam iki çeşittir: Şiir ve şiir dışındaki diğer
kelam. Âlimler Arap şâirlerini dört tabakaya ayırmışlardır: (1)
“eş-Şu‘arâ’u’l-Câhiliyyûn”; klâsik, yani İslam öncesi devirde
yaşayan şairler…(2) “el-Muhadramûn”; hem İslam öncesi hem de İslamî
dönemde yaşayan şairler…(3) “el-Mutekaddimûn”; İslamî devrin ilk
şairleri… ve (4) “el-Muvelledûn”; ilk İslamî dönemden sonra başlayıp
günümüze gelinceye kadar olan dönemde yaşayan
şairler.
İlk iki
tabakadaki şairlerin şiirleriyle istişhâd icmâ ile kabul edilmiştir…
Üçüncü tabakadan istişhâda gelince, [burada bazı ihtilaflar olmakla
birlikte] sahih olan, bu şairlerin şiirlerinin delil olarak kabul
edileceğidir… Dördüncü tabakaya gelince, bu tabakadan kesinlikle
istişhâd edilmez. Diğer bir görüşe göre ise kendilerine güvenilen
şairlerin sözleriyle istişhâd edilebilir. Bu görüşü ez-Zemahşerî
benimsemiştir…
Şiir dışındaki
kaynaklara gelince, bunlardan biri Arap edebiyatının en fasih ve en
beliğ numunesi olan Rabbimizin Yüce Kelamı’dır. İbn Cinnî
“el-Muhtesib” adlı eserinin başında belirttiği üzere Allah
Kelamı’nın hem mütevatir hem de şâzz olanı ile istişhâd edilebilir.
Diğeri ise, yukarıda zikrettiğimiz ilk üç tabakadaki Arapların
sözleridir. Hz Peygamber’in hadisleriyle istişhâda gelince, İbn
Mâlik bu tür istişhâda cevaz verir… İbnu’d-Dâi‘ ile Ebû Hayyân ise
buna cevâz vermezler. Cevâz vermemeleri iki sebebe dayanmaktadır:
(1) Hadisler, Hz Peygamber (SAV)’den işitildikleri şekliyle
nakledilmeyip mana üzere rivâyet edilmişlerdir. (2) Kûfe ve
Basra’nın önde gelen nahiv âlimleri hadisle istişhâd
etmemişlerdir.”
Böylece nahivciler ile Arap dilinin diğer bütün dilbilimcileri, istisnasız
bir şekilde Kur’ân-ı Kerim’i, nahvin ve Arap dilinin diğer
bilimlerinin kaynağı olarak kabul ettiler. Bu sebeple Sîbeveyh
(ö.170/796), ez-Zemahşerî (ö.538/1144), İbn Hişâm (ö.761/1360), İbn
Mâlik (ö.672/1274), el-Ahfeş (ö.215/830), el-Kisâ’î (ö.189/805),
el-Ferazdak (ö.110/728), el-Ferrâ’ (ö.207/822), Halîl b. Ahmed
el-Ferâhidî (ö.175/791) ve diğer pek çok meşhur nahivci ve
dilbilimci, nahve veya dile ait herhangi bir kaideyi tespit ederken,
mümkün olan her yerde, iddialarını desteklemek için delil olarak
sadece şiir beyitlerini değil aynı zamanda Kur’ân âyetlerini de
zikretmişlerdir. Onlar için ki bunlar derlenmiş Arap gramerinin
kurucuları ve bânîleridir– Kur’ân’ın, kendi çalışmalarında her
zaman, en güvenilir kaynak olduğunu söylemek doğru olacaktır. Bu
insanların Kur’ân’a verdikleri önemi takdir edebilmek, onların
eserlerine kısa bir göz atmayı gerekli kılmaktadır. el-Ferâhidî,
“Kitâbu’l-Cumel fi’n-Nahv”[43] adlı
eserinin mukaddimesinde şunları ifade etmektedir:
"وبينا كل
معنى في بابه باحتجاج من القرآن وشواهد من الشعر"
“Her manayı
kendi babında, Kur’ân’dan ve şiirden delil getirerek
açıkladık.”
Aynı şekilde
Howell, “A Grammar of the Classical Arabic Language” adlı
eserinin önsözünde şunları ifade etmektedir:
“Gramercilerin
hedefi klâsik kullanımları izah etmektir. Onlar her meseleyi ve
kuralı, klâsik dilden alınmış bir veya bir kaç şahitle desteklemeye
ve izah etmeye çalışırlar. Bu şahitler; Kur’ân metinleri, hadis
pasajları, meseller, çöl Araplarından işitilerek nakledilen ibareler
ile şiir beyitlerini içermektedir. Kur’ân metni, Allah’ın kesin sözü
olması ve Arapların en fasih lehçesinde nazil olması sebebiyle, yine
Müslüman kelamcılar tarafından ortaya konan ‘doğrudan kelimesi
kelimesine vahiy’ teorisine göre zorunlu olarak hatasızdır. Bir
hadis metni, Hz Peygamber’in sözü ise her zaman kesin delil olarak
kabul edilmiş; eğer sahabenin sözü ise genellikle aynı şekilde kabul
edilmiştir, ancak bazı, dilde saflık taraftarı aşırı tenkitçi
lingüistler, sahabenin gramer hatalarından sorumlu tutulması
hususunda etkili olmuşlardır. Bir mesel, eğer cahiliye dönemine ait
ise klâsik kullanımın mükemmel delilidir. Fakat bir nahivci veya
lügatçinin çöl Arabından naklettiği bir tâbir, otorite bakımından,
onu nakleden ravinin kıdemine göre farklılık arz eder. Örneğin, İbn
Hişâm tarafından nakledilen bir tâbir, el-Ahfeş el-Ekber tarafından
rivâyet edilen söz kadar güçlü değildir.”[44]
İşte bu,
Kur’ân’ın, Arap dili ve edebiyatı ile ilgili bütün ilimler içinde
kabul ve tasdik edilmiş konumudur.
Kur’ân’da Gramer Hatası Aramanın
Anlamsızlığı
Bir kere
Kur’ân’ın bu konumu, Arap dili ve Edebiyatının en kabul görmüş
sahipleri veya otoriteleri; nahivciler, lügatçiler vs. tarafından
tamamen anlaşılmış ve takdir edilmiştir. Bu yüzden herkes “Kur’ân’da
gramer hatası” olduğu iddiasının anlamsızlığını kolayca
görebilir.
Nahivcilerin
çalışmalarında en temel kaynak materyal olan Kur’ân, nahivcilerin
eserleri esas alınarak tenkit edilemez. Böyle bir şeyi yapmaya
çalışmak, tamamen, astronomlar tarafından yazılan eserlere dayanarak
kainatta hata bulmaya çalışmak gibidir.
Mantıkî
olarak, eğer fizyolog ve astronomların çalışmalarında temel malzeme
olan “insan vücudu” ve “kainat”ın konumu herkesçe kesin bir şekilde
biliniyorsa, birilerinin çıkıp, bu fizyolog ve astronomların
çalışmalarının doğruluğunu ve şümullü olmalarını tartışması daha
uygun ve anlaşılabilir olacaktır. Aynı şekilde, derlenmiş Arap
dilinin temel malzemesi olan Kur’ân’ın konumu kesin bir şekilde
bilinirken, birilerinin, Kur’ân’da izah edilemez gibi görünen şâz
bir kullanım bulduğunda Kur’ân’ın güvenirliliğini tartışmaktan
ziyade, nahivcilerin eserlerinin doğruluğunu ve şümullü olmalarını
tartışması daha uygun olacaktır.
Bütün bunları
özetlemek gerekirse, Arap gramerinin gelişim süreci, nahivciler
tarafından ortaya konan kaidelere dayanarak Kur’ân dilinin değerinin
ortaya konmasına müsaade etmemektedir. Kur’ân’a değer biçmek veya
onu eleştirmek, aynı şekilde dilciler, nahivciler, lügatçiler vs.
tarafından kullanılan herhangi bir kaynağı eleştirmek veya ona değer
biçmek, Arapçayı reddetmek gibidir, bir dil olarak bile… ve bu,
açıkça ve kesinlikle anlamsızdır.
Hz
Osman (ö.35/655) ve Hz Âişe (ö.58/678)’ye isnat edilen
rivayetler
Yukarıdaki
tartışmamızdan açıkça anlaşılacağı üzere Kur’ân, mantıkî olarak,
nahivcilerin ve dilcilerin çalışmaları esas alınarak eleştirilemez.
Çünkü Kur'ân, nahivcilerin ve dilcilerin çalışmalarının dayanağıdır
(veya dayanaklarından biridir). Dahası o, Arap dili
otoritelerinin hepsi tarafından kendi dillerinin en muhteşem ve
mucizevî numûnesi olarak kabul edilmektedir. Hal böyleyken, Kur'ân
dilinin güvenilir olup olmadığını nasıl değerlendirecek veya ona
paha biçeceğiz?
Bilindiği
üzere Kur’ân, genellikle, Klâsik, İslam-öncesi Araplarca; duruluğu,
fesahatı ve belağatı açısından eşsiz bir edebiyat numûnesi olarak
kabul edilmiştir. Bu yüzden daha sonraki insanlar tarafından da aynı
şekilde kabul edilmek zorundadır. Bu kabul, birinci delil kadar,
kâhir bir surette Kur'ân’ın kabulünün lehindedir. Şu aşikârdır ki,
beliğ ve dilleriyle gurur duyan Araplar, Kur’ân vesilesiyle İslam’a
girmeye başladılar. Hz Peygamber nübüvvetinin ilk on üç yılı
boyunca, sadece, Kur’ân’ı insanlara sunmuştur.
Ne tuhaftır hiç kimse
Kur’ân’ın diline veya üslubuna itiraz etmemiştir. Aksine, Müslüman
olmayı reddeden Araplar bile Kur’ân’ın dili ve üslubu hususunda hiç
bir şey söylememişlerdir. Onlar, açık bir şekilde, Kur’ân’ın
tesirini ve her gün yeni yeni insanların kalplerini kazandığını
görebiliyorlardı. Onlar Kur’ân’ın beşer kelamı olmadığını
biliyorlardı… fakat Kur’ân’ın ilahî olduğunu da kabul etmek
istemiyorlardı. Bu durumda, Kur'ân’ın, Allah’ın vahyedilmiş kelamı
olduğunu kabul etmemek için geçerli bir mazerete ihtiyaçları vardı.
Bu şartlar altında bile onlar –olanca hatipliklerine ve dildeki
övünçlerine rağmen- Kur'ân-ı Kerîm’de tek bir hatanın bile
varlığını gösterememişlerdir. Yapabildikleri tek şey “onun
‘sihir’ ve ‘büyü’den başka bir şey olmadığını” ortaya atmak
oldu.
Açıkçası,
kendini “Arabiyyun Mubîn” (en açık ve duru Arapça lafız) olarak
tanımlayan Kur’ân sözde gramer veya diğer dil hatalarını içermiş
olsaydı, Hz Peygamberin Araplardan birinin bile kalbini kazanması
mümkün olamazdı. Fakat biz biliyoruz ki ilk on üç yılda, sadece Hz
Peygamberin karakteri ve Kur’ân’ın içeriği, mütedeyyin Arapların
kalplerini ve akıllarını fethetmiştir. Bu Araplar sayesinde önce
Medine’de bir İslam devleti tesis edilmiş ve daha sonra bütün Arap
yarımadasına yayılmışlardır.Bu,
reddedilemez tarihi bir gerçektir.
Şimdi, bütün
bunları zihnimizin bir köşesine koyarak, söz konusu makalenin yazarı
tarafından ortaya atılan iddiaların diğer yönlerini inceleyelim. O
şunları yazmıştır:
“Hz Osman’ın,
Kur’ân’ın ilk standart nüshasını gördükten sonra “Onda gramer
hataları görüyorum ve Araplar onları dilleriyle düzelteceklerdir.”
dediği rivâyet edilmiştir.”
Daha sonra
yazar şunları ifade etmiştir:
“Yukarıdaki
rivâyeti “el-Furkân” adlı eserinde zikreden Müslüman âlim
İbnu’l-Hatîb, Hz Muhammed’in hanımlarından Hz Âişe’ye nispet edilen
başka bir rivâyet zikreder ve şöyle der: “Allah’ın Kitabı’nda üç
gramer hatası vardır, bunlar kâtip hatalarıdır:
Tâhâ (20), 63.
âyette,
" قَالُوا
إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَن يُخْرِجَاكُم
…"
Mâide (5), 69.
âyette,
" إِنَّ
الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ
وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ
صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ "
Nisâ (4), 162.
âyette,
"
لَكِنِ
الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ
بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ
وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ
وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ
سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا "
Aşağıdaki
paragraflarda Hz Âişe ve Hz Osman’dan rivâyet edilen hadisleri
incelemeye çalışalım.
Hz
Osman’a İsnât Edilen Hadis:
Bu hadislerden
ilki Hz Osman’a isnât edilmiştir. Bu hadise göre Hz Osman’ın,
Kur’ân’ın resmî, standart nüshasında (birkaç veya daha fazla) hata
gördüğünü, fakat Arapların bu hataları bulmakta ve onları
“hata” olarak değerlendirip düzeltme hususunda zorluk
çekmeyecekleri fikrinde olduğu için bu tür “hatalar”ı
düzeltmeye önem vermediği rivâyet edilmiştir.
Evvela bu
hadis, her ne kadar sonraki nesillerin (herhangi bir sebeple) bu
hataların farkında olmadıklarını kabul etsek dahi, Hz Osman
döneminde yaşayan tüm Müslümanları ilgilendirmektedir. Eğer öyle bir
olay olsaydı, bu sadece bir veya bir kaç kişi tarafından değil,
yüzlerce hatta binlerce kişi tarafından rivâyet edilmiş olmalıydı. Meşhur bir hakikat gibi, örneğin Osman denen bir şahsın varlığı gibi
olmalıydı. Fakat gördüğümüz kadarıyla durum öyle değil. Bazı
fakihlerin, özelliklede Ebû Hanîfe’nin prensiplerinden birine göre,
mantıki olarak yüzlerce veya binlerce kişi tarafından rivâyet
edilmesi gereken bir hâdiseyi bir veya birkaç kişi rivâyet ediyorsa,
böyle hadisler kabul edilemez. Bunu daha iyi anlamak için günlük
hayatımızdan vereceğimiz bir örneği düşünelim. Eğer biri komşu
ülkede binlerce kişinin depremden öldüğünü söylerse ve sadece bu
şahıs böyle bir haberi veriyorsa, hiçbir gazete veya diğer güvenilir
medya böyle bir haber vermiyorsa, aklı başında olan herkes aynı
prensibe dayanarak böyle bir haberi reddedecektir. Açıkçası önemli
ve meşhur olan bir şey sadece bir, iki veya birkaç kişinin
rivâyetine dayanılarak kabul edilemez.
Bundan başka,
bu hadisi iyice incelediğimizde, diğer çok önemli bir soruyla karşı
karşıya kalıyoruz. Eğer Hz Osman gerçekten Kur’ân metninde hatalar
olduğunu biliyor olsaydı neden hemen onları düzeltmedi. Kur'ân
kıraatinin bir standarda girmesi ve resmi Kur'ân nüshasının
yaygınlaştırılması gayretleri çerçevesinde Hz Osman’ın, o devirde
tedavülde olan diğer Kur'ân nüshalarının yakılmasını emrettiğine
genellikle inanılmaktadır. Eğer Hz Osman bir standarda ulaşma
gayesiyle bütün Kur'ân nüshalarını yok edebiliyorsa niçin bunu
Kur'ân’ı tashih etmek amacıyla bir defa daha yapamadı?
Açıkçası
hadis, bu sorunun cevabını vermiyor. Bu basit ve cevapsız soru,
hadisin sağduyuya aykırı olduğunu göstermektedir. Muhaddisler
tarafından ortaya konan diğer bir prensibe göre eğer
bir hadis
sağduyuya aykırı ise kabul edilemez.
Ayrıca,
zikredilen rivayete göre, Hz Osman sözde “hata” ve “yanlış”ları
görmezlikten gelmiştir. Çünkü o Arapların bu “hataları” tespit ve
tashih etmede bir problem yaşamayacaklarını düşündü. Bununla beraber
bu rivayet, tamamen, Hz Osman’ın Kur'ân’ı cemetmedeki esas
düşüncesinin Kur'ân metninin, yeni fethedilen topraklarda (ve
insanlara) standart bir şekilde okunmasını mümkün kılabilmek
gayesiyle, kıraatinin ve kitabetinin bir standarda ulaşması olduğu
noktasını görmezlikten gelmektedir. Kur'ân’ı bir standarda
ulaştırmak için sarf edilen tüm gayretlerin, İslam’a yeni girmiş
Arap olmayanların Kur'ân metnini standart bir şekilde daha kolay
okuyabilmelerini sağlamak amacıyla yapıldığını düşünmek bile oldukça
saçma görünmektedir. Buna ilaveten sözde “hata” ve “yanlışlar”
öylesine kolay bir şekilde, “Araplar bu hataları tespit etmede
problem yaşamayacaklar” varsayımına dayanarak göz ardı edildiler.
Mezkûr rivayette anlatılan bütün hâdise, açıkçası, amacı sadece
sonraki nesillerin zihinlerinde Kur'ân metni ile ilgili şüpheler
yaratmak olan birilerinin temelsiz bir uydurmasıdır.
Üstelik Hz
Osman’a atfedilen bu hadis, Kur’ân’ın lafzî doğruluğunu şüphede
bırakmaktadır. Bu yüzden, Kur’ân’a zıt bir hadis olarak
adlandırılabilir. Muhaddislerin ortaya koyduğu diğer bir prensibe
göre; Kur’ân’a, ittifakla kabul edilmiş kati inançlara veya
Müslümanların ittifakla kabul edilmiş fiillerine zıt olan bir hadis
kabul edilemez. Muhaddislerin yukarıda zikredilen prensipleri,
hadislerin kabulüyle ilgili prensipleri içeren meşhur bir kitapta
tek cümle altında toplanmıştır. Hatib el-Bağdâdî “Kitâbu’l-Kifâye
fî
‘İlmi’r-Rivâye”[45] adlı
esrinde şunları zikretmektedir:
"ولا يقبل
خبر الواحد في منافاة حكم العقل وحكم القرآن الثابت المحكم والسنة
المعلومة والفعل الجاري مجري السنة وكل دليل مقطوع به"
“Akla, muhkem
ve sabit Kur’ân hükmüne, bilinen sünnete, sünnetin yerine kaim olmuş
fiile ve hakkında kesin bir delil olan her şeye aykırı olan haber-i
vâhid (birkaç kişi tarafından rivâyet edilen hadis) kabul
edilemez.”
Bu sorular
için tatmin edici cevaplar verilmedikçe bu hadis, gerçekten, Hz
Osman’dan gelen bir hadis olarak alınamaz, dolayısıyla güvenilir
olarak da kabul edilemez. Bundan başka, geniş Arap kitlelerinin,
Kur’ân’ı, Arap edebiyatının eşsiz bir numûnesi olarak kabul
etmeleri, bu gibi hadislerin kabul edilebilirliğini hayli şüpheli
kılmaktadır. Hz Osman’ın fikri gerçekten bu hadiste zikredildiği
gibi olsaydı, açıkçası, Kur’ân’ın bu derecede, en azından Araplar
tarafından, kabul görmemesi gerekirdi. Aksine, Kur’ân’ı; dil,
edebiyat, gramer vs. yönüyle eşsiz bir kitap olarak kabul etmekle
birlikte bu kitabın bütün dünyaya yayılmasında başlıca rol
oynayanların bizzat Araplar olduğunu görüyoruz.
Hz
Âişe’ye İsnât Edilen Hadis
Şimdi Hz
Âişe’ye isnat edilen hadisi inceleyelim.
Bu hadisin
kabulü yine aşağıdaki soruların cevaplarına bağlıdır:
1.
Bu sözde
hatalar neden bir kaç kişi yerine, o dönemdeki daha çok sayıdaki
Araplar tarafından görülmedi ve rivâyet edilmedi? Bu hatalara İslam
tarihinin en meşhur şahsiyetlerinin dikkat çekmesinden sonra bütün
Arapların ilgisiz kalması ise daha da hayret verici bir durumdur.
Eğer bu gibi hadisler sahih olsaydı, hadis kitaplarında rivâyet
edilsin veya edilmesin, herkes tarafından kabul edilmiş meşhur
hadisler statüsünde olmaları gerekirdi. Bu hadislerin kesinlikle
basit halk rivâyetleri aracılığı ile meşhur hale gelmeleri
gereklidir.
2.
Hz Âişe niçin
bu hataları düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı? Şu da
unutulmamalıdır ki Hz Âişe, Hz Osman’ın katledilmesinden sonra,
siyasi bir meselede, kamuoyu oluşturabilecek kadar önemli bir
kişiydi. Niçin kâtip ve insan hatası olduklarını bildiği
yanlışlıkları düzeltmek için herhangi bir girişimde bulunmadı? Neden
Hz Âişe bu hataların dokunulamaz hale gelmelerine izin verdi ve daha
sonraları bunların doğrularıyla düzeltilme ihtimalleri bile
olmadı?
3.
Bu hadis Kur’ân’a muhaliftir. Bu sebeple, Muhaddislerce ortaya konan prensiblere göre bu hadis kabul edilemez.
Bu
zikredilenlerden başka, bu hadislerin doğru kabul edilmesinde bazı
problemler bulunmaktadır. Problemlerden bazıları aşağıda
verilmiştir:
·
Bu hadis, İbn
Hamîd (ö.321/933) veya İbn Humeyd’a, Ebû Mu‘âviye
Muhammed b. Hâzim et-Temîmî ed-Darîr el-Kûfî (ö.194/810) tarafından
rivâyet edilmiştir. Abdullah b. Ahmed b. Hanbel (ö.290/903)’e göre
babası Ahmed b. Hanbel (ö.241/855) şöyle demiştir: “Ebû Mu‘âviye’nin
el-A‘maş (ö.148/765) tarikiyle gelen rivâyetleri hariç diğerleri
güvenilir değildir.”[46] Aynı
şekilde Ebû Dâvûd (ö.275/889) şunları ifade etmektedir: “Ahmed b.
Hanbel’e sordum: Ebû Mu‘âviye tarafından rivâyet edilen Hişâm b.
‘Urve (ö.146/763) (bu hadisteki diğer bir ravi)’nin hadisleri
hakkında ne düşünüyorsun? O şu cevabı verdi: Bu hadisler, zayıf
hadislerin içerdiği şeyleri içeriyorlar.” İbn Harrâş (ö.101/719)’a
göre Ebû Mu‘âviye tarafından rivâyet edilen hadisler el-A‘maş
tarikiyle gelmiş olsalardı bunlara güvenilebilirdi[47].
Bu hadiste
zikredilen ilk örnek olan Tâhâ (20), 63. âyet, makalenin yazarı
tarafından şu şekilde transkribe edilmiştir:
" قَالُوا
إِنَّ
هَذَانِ
لَسَاحِرَانِ … "
“Kâlû inne
hâzâni lesâhirâni..."
Bu âyetteki
“hata” yazar tarafından şu şekilde ifade edilmiştir:
“هذان/Hâzâni
kelimesi
هذين/Hâzeyni
şeklinde olması gerekirdi.
Hâzâni
kelimesi yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü isim cümlesinin
başında bulunan “inne” sözcüğü, ref‘ durumunda bulunan ismi “nasb”
eder ve “nasb alameti” de “ya” dır.”
Bu âyeti,
Kur’ân’da bulunduğu şekliyle, yakından incelemek bütün bu
itirazların asılsız olduğunu ortaya koyacaktır. Zikredilen âyet
yazarın ifade ettiği şekliyle dahi değildir. Âyet’in Kur’ân’daki
şekli ve okunuşu şu şekildedir:
" قَالُوا
إِنْ هَذَانِ لَسَاحِرَانِ … " “Kâlû in
hâzâni lesâhirâni…”
Maalesef bu
âyetteki sözcük “inne” değil “in” dir. Bu sebeple
yazarın bütün delilleri geçersizdir. “in” edatı, bilgili bir yazarın
kesinlikle bileceği üzere, “ref‘ halindeki ismi nasb
edemez.”Şu halde,
yazarın iktibas ettiği hadis âyetin doğru şeklini dahi ifade
edememektedir. Öyleyse, Hz Âişe’ye isnat edilen böyle bir hadis
nasıl doğru kabul edilebilir?
·
Hz Âişe’nin
hadisinde zikredilen ikinci hata ise Mâide suresi 69. âyette yer
almaktadır. Âyet şu şekildedir:
" إِنَّ
الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالصَّابِؤُونَ
وَالنَّصَارَى مَنْ آمَنَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ وعَمِلَ
صَالِحًا فَلاَ خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلاَ هُمْ يَحْزَنُونَ.
"
Yazar şunları
ifade etmektedir:
“Yukarıdaki
âyette gramer hatası bulunmaktadır. “es-Sâbi’ûne” sözcüğü
yanlış bir şekilde i‘râb edilmiştir.
Aynı
kelime, diğer iki âyette, aynı gramer ortamında doğru şekilde i‘râb
edilmiştir.
Bakara (2),
62;
إِنَّ
الَّذِينَ آمَنُواْ وَالَّذِينَ هَادُواْ وَالنَّصَارَى
وَالصَّابِئِينَ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ..."
Hacc (22), 17;
"إِنَّ
الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا وَالصَّابِئِينَ
وَالنَّصَارَى وَالْمَجُوسَ..."
Mâide 69.
âyette kelimenin “es-Sâbi’ûne”, Bakara 62. ve Hacc 17.
âyetlerinde ise “es-Sâbi’îne” olarak yazıldığını müşahede
ediyoruz. Son iki âyette “es-Sâbi’ûne” kelimesi doğru bir
şekilde i‘râb edilmiştir. Çünkü cümlenin başında bulunan “inne”
lafzı “nasb” adı verilen bir harekeleme şeklini gerekli kılar ve
“ya” da “nasb alâmeti” dir. Fakat Mâide 69. âyette
“es-Sâbi’ûne”’ye “ref‘” alameti olan vav verilmiştir. Bu
sebeple burada sarih bir gramer hatası vardır.”
Yukarıdaki
paragraftan da anlaşılacağı üzere yazar, Bakara 62. ve Hacc 17.
âyetlerinin, Maide 69. âyette geçen “es-Sâbi’ûna” lafzının
“es-Sâbi’îne” şeklinde olması gerektiği hususunda bizzat
delil olduklarını göstermeye çalışmıştır. Bu iki âyeti (Bakara, (2),
62 ve Hacc (22), 17) iktibas etmekle yazar, en azından, Kur’ân
bilginlerinin “es-Sâbi’ûna” kelimesinin “doğru” irabı
hususunda habersiz olmadıkları gerçeğini itiraf etmektedir. Bununla
birlikte, bu gerçeği itiraf ettikten sonra yazar, genel kaidenin
tamamen farkında olan kişi bile olsa, bu tür şâzzları “hata” olarak
adlandırmaktan başka bir seçenek bulamamıştır.En meşhur ve
muteber Arap dili nahivcileri de aynı durumla karşı karşıya
kalmışlardır. Fakat onlar meseleye farklı biçimde yaklaşmışlar ve bu
yüzden farklı sonuçlara varmışlardır. Kur’ân’ı inceledikten sonra
onlar, Kur’ân müellifinin, dilin genel kaidelerinin bütününü
bileceği hususunda herhangi bir şüphe olamayacağına karar verdiler
(özelliklede “inne” den sonraki ismin irabı hususunda). Gramerciler,
Maide 69. âyeti de gördüler. Şimdi, genel kaideden inhirafın “hata”
olduğunu söyleyerek daha kolay bir çıkış yolu bulmaktan ziyade,
nahivciler, Kur’ân müellifi gibi bilgili bir “kişi”nin Kur’ân gibi
önemli bir kitapta böylesine abes hatalar yapamayacağı çıkarımına
dayanarak bu gibi inhirafları Arap dili ve gramerinin diğer
kaynaklarında aramaya başladılar… ve buldular. Nahivciler bu gibi
inhirafları toplayıp incelemeye çalıştılar. Vardıkları sonuçları
kaydettiler ve bu sebeple şimdi, rahat bir şekilde, Kur’ân’daki bu
çeşit şâzzların “hata” olmadığını söyleyebilecek durumdalar.
Bunların normal kullanımlardan inhiraflar olduğunda şüphe yoktur.
Ama bu tür inhiraflara “hata” denilemez. Nitekim ez-Zemahşerî,
Kur’ân tefsirinde, adı geçen âyetin hemen devamında İslam öncesi
şairlerden birine ait bir beyti zikretmiştir. Beyit şu
şekildedir:
وإلا
فاعلموا أنا وأنتم بغاة ما بقينا في
شقاق
beytin
“ennâ ve entum” kısmı, makalenin yazarı tarafından ortaya
konan delile göre, “ennâ ve iyyâkum” şeklinde okunmalıydı.
Fakat biz burada genel kaideden inhirafın olduğunu görüyoruz. Bu
beyit bu çeşit inhirafların “Gramer Hatası” olarak
adlandırılamayacağına yeterli bir delildir. Bu tür inhirafların
cümleye kattığı manaya gelince, bu, “Gramer” veya “Gramer Hataları”
nın konusu değildir. Bu yüzden onu tartışmamızın dışında
bıraktık.
Yukarıdaki
delil, bu nevi şâzzların, en azından câhiliye dönemi şiirlerinde
mevcut olduğunu ve bilindiğini doğrulamaktadır.
Nitekim bu tür şâzzlar, Arap dili ve edebiyatı hakkında bilgi sahibi hiç kimse
tarafından hata olarak isimlendirilmemiş ve isimlendirilmemektedir.
Bu yüzden Hz Âişe’nin, Arap edebiyatındaki bu tür şâzzların
varlığını yanlışlıkla atlamış olabileceğini kabul etmek hayli
zordur. Dahası, Hz Âişe gibi Arap edebiyatı hakkında bilgi sahibi
olan bir insan bu tür şâzzları yanlışlıkla atlamış dahi olsa, onun
hadisini duyan Arapların da onu tashih etmeyecek kadar kendi
dillerinden habersiz olmaları mümkün değildir.
·
Hz. Âişe’nin
hadisinde zikredilen üçüncü hata Nisâ 162. âyette yer almaktadır.
Âyet şu şekildedir:
" لَكِنِ
الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ
يُؤْمِنُونَ بِمَا أُنزِلَ إِلَيكَ وَمَا أُنزِلَ مِن قَبْلِكَ
وَالْمُقِيمِينَ الصَّلاَةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ
وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّهِ وَالْيَوْمِ الآخِرِ أُوْلَئِكَ
سَنُؤْتِيهِمْ أَجْرًا عَظِيمًا "
Yazar bu
âyetteki hatayı şu şekilde açıklamaktadır:
“el-Mukîmîne”
kelimesi “el-Mukîmûne” şeklinde olması gerekirdi.
“el-Mukîmîne” kelimesi, cümledeki diğer isimler gibi merfu
olmalıydı. Ondan önceki iki isim (الراسخون
veالمؤمنون
) ile sonraki
isim (والمؤتون) doğru
şekilde i‘râb edilmiştir. Bazıları bu kelimenin namazı önemsemek ve
methetmek için bu şekilde i‘râb edildiğini iddia etmişlerdir. Fakat
İbnu’l-Hatîb bunun yanlış bir çıkarım olduğunu zikretmektedir[48].
Bu gibi çıkarımlar mantığa meydan okumaktır. Bir kimse dinin esası
ve kökü olan imanı değil de; fer‘î bir meselesi olan namazı neden
önemsesin? Ayrıca bu mantık bir önceki âyetteki i‘râb hatasına
uygulanabilir mi? Sâbi’îlerin inananlardan ve Ehl-i Kitab’tan daha
önemli olduklarına hükmedebilir miyiz? Ayrıca Sâbi’îler neden diğer
âyetlerde değil de sadece bir âyette önemsendiler? Allah bu illetli
mantıktan çok yücedir. Bu yüzden bu da sarih bir nahiv
hatasıdır.”
Yukarıdaki
ifadeden de anlaşılacağı üzere yazar, farklı nahivciler tarafından
yapılan izah şekillerini reddetme hususunda İbnu’l-Hatîb ile aynı
fikirde olduğu gözükmektedir. Yine, şu husus açıkça anlaşılmalıdır
ki bu muayyen inhiraf, yukarıdaki açıklamalar kabul edilsin ya da
“hatalı” olarak ele alınsın, sâbit/bilinen bir şâzdır ve Arapçanın
sadece en temel kurallarını bilenler bile bunun farkındadır. (yazar,
eminim bu noktayı sorgulamayacaktır bile…). Sorulabilecek tek soru
veya bu âyete yöneltilebilecek yegane itiraz, genel kaideden
inhirafla ortaya çıkan mânânın açık veya mantıkî olmadığıdır. Böyle
bir itiraz, okuyuculara âşikâr olacağı üzere, “Gramer Hatası” olarak
adlandırılamaz ve adlandırılmamalıdır.Bu şartlar
altında, zikredilen hadisi Hz Âişe’ye isnâd etmek oldukça zor
gözükmektedir.Yukarıda
zikredilen problemlerle birlikte şu husus açık bir şekilde görülüyor
ki, rivâyetleri kabul edilmeyen birkaç kişi tarafından nakledilen
bir hadise dayanarak, geniş Arap kitleleri tarafından Arap dilinin
en saf, en fasih ve en belîğ sözü olarak her zaman kabul edilmiş ve
halen kab |