BİZ
SAPIK OLDUĞUMUZ ( ! ) İÇİN DEĞİL , NEMELAZIMCI OLMADIĞIMIZ
İÇİN , SAPIKLARDAN BACILARIMIZI , YAVRULARIMIZI KORUMAK İÇİN
HAREMLİK-SELAMLIĞI TALEP EDİYOR VE SAVUNUYORUZ.



Al Sana Din-Kültür Dinlemeyen Çağdaş Hukuk (!)






LAİKLİK
Laikliğe 'yaşam biçimi' demek laikliğe
aykIrIdIr
"... "Laik yaşam biçimi" ('laik hayat tarzı') diye bir şey mümkün müydü?
30 yıldır bu tip konularda Türkçe ve İngilizce kitaplar,
makaleler okudum. Hiçbirinde laiklik bir 'yaşam biçimi' olarak ele
alınmıyordu.Sadece sosyologlar ya da siyaset bilimcileri değil, tarihçiler,
psikologlar, antropologlar da böyle bir şeyden söz etmiyor.Sebebi
çok basit: Laiklik siyasi ve hukuki bir kavram... Devlet
ile din (inançlar) arasındaki ilişkiyi düzenliyor.Uygulama biçimleri
arasında elbette bazı farklar var.Ancak laikliğin amacı, bir yandan
devletin din kurallarına göre yönetilmemesini garanti altına alırken,
aynı anda devletin değişik inançlara eşit uzaklıkta durmasını
sağlamak.Laik devletin vatandaşları, kanunları çiğnemeden, diğer
insanların özgürlüklerine mani olmadan, kendi inançlarını (ya da
inançsızlıklarını) gönlünce yaşar.Yani laiklik, bir " yaşam
biçimi " değil, farklı yaşam biçimlerini koruyan bir " ilke
". Böyle olduğu için de ben laikliği savunuyorum.Ama " laiklik
bir yaşam biçimidir " dediğiniz anda, niyetinizin beni
devlet eliyle belli bir " kalıba sokmak " olduğu ortaya çıkar...
Bana " öyle yaşama, böyle yaşa " demektesiniz ki... İşte tam
da bu " zorlama " laikliğe aykırıdır. Özetle:
Laikliği bir yaşam biçimi olarak tanımlamanın kendisi laikliğe karşıdır!
Böyle düşündüğün için, " acaba bu konuda ne
denmiş, yoksa mesele es mi geçilmiş "
diye merakla savunmaya baktım.Ve aradığımı buldum: "Modern laiklik anlayışı,
farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek,
onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasi
bir ilkedir ."Bu nedenle laiklik bireyi
değil, devleti muhatap alır . Nitekim Anayasamızın
2'nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir ilke olan
laiklik, devletin bir niteliği olarak sunulmuştur..."
(Sabah:EMRE AKÖZ:07.05.2008)
"Olumsuz laiklik düşkünlüğü"
Bu tabir Şerif Mardin'e
ait. Mardin Türkiye'deki düşünce kısırlığının, sosyal bilimler alanında,
özellikle bir sosyal olgu olarak din konusunda araştırmalardaki
verimsizliğin sebebini "olumsuz laiklik düşkünlüğü"ne bağlıyor. Söz konusu
olan laikliğin bir dogmaya dönüşmesi ve modernleşme çabaları boyunca içinde
dinin büyük bir yer işgal ettiği geleneğin karşısına dikilmesi.Mardin,
Cumhuriyet'in reform politikalarının, Türk kültüründe hissedilir bir
fakirleşmeye yol açtığını ileri sürer. Bu fakirleşmeyi de "Cumhuriyet'in
sembolizminin kök salamayacak kadar yüzeysel" olmasına bağlar. Kök
salabileceği tek alan okuldur; ancak okul çocukları arasında üretilen
beklentiler hep yapmacık olmuş, sonra da karşılanamamıştır."(Ş.Mardin,
"Modern Türkiye'de Din", Türkiye'de Din ve Siyaset, İletişim, 9. baskı,
2002, s. 81-82)
Mardin'in "Mahalle baskısı"
başlığı altında SORAR'ın düzenlediği toplantıda hafta sonunda yaptığı
konuşma, aslında yıllardır yazdıklarının bir tekrarı. Her toplumun bir
değerler sistemi var. "İyi, doğru, güzel" dediklerimiz, bu değerler
sistemini oluşturuyor. Cumhuriyet dönemindeki temel sorunumuz, yıkılan
değerler sistemi yerine yeni bir değerler sistemi inşa edilemeyişi.
Kemalizm'in sığlığı veya yüzeyselliği peşine takıldığı naiv pozitivizmle, bu
sorunun bile yeteri kadar farkına varamayışında ortaya çıkıyor.Şerif
Mardin dini ve inanç sistemlerini tam da Durkheimcı anlamda bir "sosyal
olgu" olarak ele alır. Durkheim dini ve inanç sistemlerini, toplumsallığın
bir tezahürü olarak görür. "Dinî olan toplumsaldır" sözü, bu
yaklaşımın özüdür. Toplumu anlamak ve açıklamak istiyorsanız, dinî
sembollere ve şifrelere bakmak zorundasınız. Mardin'in de takip ettiği
bu yaklaşımda incelenen şey din, açıklanan ise toplumdur. Din alanındaki
araştırmalar, toplumu anlamak için seferber edilmektedir. Cumhuriyet'in
başından itibaren, Durkheim ekolünün parlak bir takipçisi olan Ziya
Gökalp'in resmî ideolojiye büyük katkılarına rağmen, "olumsuz laiklik
düşkünlüğü" din araştırmaları alanını karanlığa gömmüştür. Bana kalırsa,
bu dinî araştırma düşmanlığının arkasında entelektüel donanımsızlık ve
yetersizlik, daha doğrusu cehalet vardır. Sabri Ülgener, Erol Güngör,
Şerif Mardin gibi din alanını, ekonomiyi, toplumu, tarihi ve değişmeyi
açıklayan bir kaynak olarak kullanan bilim adamları hep istisna olarak
kalmıştır.Mardin'in sembolik bir anlatımla okul ile camiyi, öğretmen ile
imamı karşılaştırdığı son konuşmasından Oktay Ekşi'nin "Kemalizm'in sığlığı"
tezine karşı çıkıp, suçu irtica tehlikesinin büyüklüğüne bağlaması; tam
tersi bir istikamette Fikret Bila'nın da Mardin'in analizlerine hak
verip, "laik cumhuriyeti korumak için eğitim alanında mücadele verilmesi"
gerektiği sonucuna ulaşması, tam da Mardin'in anlattığı yüzeyselliği
yansıtıyor. Halbuki Mardin'in siyaset ve ideolojik endişelerin dışında
soğukkanlılıkla söylediği şeyler anlaşılsa, bugün laikliği bir "inanç
sistemi" haline getirmeye çalışanların ani bir frenle durması lâzım. Demek
ki Kemalizm gerçekten başarısız. Laikliğin "tartışılamaz" bir dogma olarak,
sivil-asker koruyucularının himayesine alınması ve sonunda bir "yaşam
biçimi" olarak savunulması da aslında bu sığlığın eseri.Türkiye değişti.
İmam Osmanlı'nın imamı değil, Cumhuriyet imamı. Unutmayalım, bütün imamları
657 sayılı kanuna tabi devlet memurları haline getiren Cumhuriyet oldu.
Cami, bir mekân ve bir sosyal atmosfer olarak bugüne ait. Okullar ve
öğretmenler şükür ki değişti. Mardin'in söylediklerini tek tek kendi öğrenim
hayatımıza uyarlayalım. Okuldan hangi iyiyi, güzeli ve doğruyu öğrendik?
Bugünün öğrencileri daha şanslı değil mi? "Mahalle baskısı" tabiri,
ideolojiler savaşı olarak değil, modern şehirli toplumların grup dinamiği
olarak anlaşılmalı. Cemaat yapıları dünyanın her yerinde dağıldı. Mahalle
artık hiçbir yerde yok. Doğan boşluk, ya gelenek yeniden keşfedilerek
veya özgür bireyler eliyle yeniden dolduruldu. Bugünün orta sınıfı,
dünün geleneksel kesimleri. Eğer Kemalizm, geniş halk kitleleri
karşısında dar seçkin grupların dünyasını temsil ediyorsa, her Allah'ın günü
sürdürdüğümüz tartışmalar onun sığlığını ve yenilgilerini anlatmıyor mu?
(Zaman-MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE :27 Mayıs 2008 )



Türkiye'de din
özgürlüğü mümkün mü?
...Türkiye'de din özgürlüğü var mıdır? Türkiye'de din
özgürlüğü mümkün müdür? ... Bir toplumda çoğunluğu
oluşturan dinî grubun, din özgürlüğü alanında birtakım kısıtlamalarla yüz yüze
kaldığını söylemek, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Ancak tarihsel
tecrübeler, çoğunluk ya da azınlık olmaktan ziyade devletin, hukuk yerine
totaliter ve otoriter bir ideoloji etrafında örgütlenmesinin, yoğun din
özgürlüğü ihlalleri ürettiğini göstermektedir. Örneğin Nazi Almanya'sında
azınlık bir grup olan Yahudilerin din özgürlüğü ortadan kaldırılırken, komünist
Rusya'da çoğunluk durumunda olan Ortodoks Kilisesi'ne büyük baskılar
yapılmıştır...Devletin resmi dininin olmaması gerektiği gibi, resmi bir
ideolojisinin de olmaması din özgürlüğünün bir gereğidir. Din özgürlüğü, dinî
alanın bireyin ihtiyaç, arzu ve ideallerine uygun olarak özgürce oluşturulmasını
gerektirmektedir. Şu anda yapılan din özgürlüğü tartışmasında, malum kesimin
bireyin ihtiyaçlarını önemsemediği, bürokratik ideolojinin ihtiyaçları
çerçevesinde dinî alana yaklaştıkları görülmektedir. Devletin tayin ettiği dinî
ihtiyaçlar ile bireyin dinî ihtiyaçları aynı şey değildirler. Bireyin, devletin
sınırlarını çizdiği dinî alanla tatmin olması gerektiği şeklindeki anlayış, din
özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Devletin görevi, dinî alana müdahale ederek onu
şekillendirmeye çalışmak değil, bireyin ve toplum kesimlerinin gelişen dinî
ihtiyaçlarına cevap verecek uygun yasal ve sosyal ortamı hazırlamaktır...Din özgürlüğü, devlete toplumu dinden arındırma şeklinde bir görev
vermemektedir. Başka bir ifadeyle, devletin dinden arınmış bir sosyo-kültürel
dünya yaratma gibi bir misyonu yoktur...Din özgürlüğünün esas amacı, bireye
kendi dinini, yaşam tarzını, felsefi inancını ya da ahlak sistemini seçme,
yaşama, geliştirme ve yaygınlaştırmasına olanak vermektir...Devlet, bürokratik dini kurumlar eliyle kendi dinî alanını yaratmaktadır. Ortaya
çıkan durum, bireyin özgür dinî tecrübesi değil, devletin sınırlı ve yapay bir
din alanıdır. Türkiye'de din özgürlüğünü varmış gibi göstermek isteyenler,
herkesin namaz kılmakta, oruç tutmakta, hacca gitmekte, zekat vermekte ve cami
yapmakta serbest olduğunu sürekli olarak tekrar etmektedirler. Bunların olması
önemlidir, ama hiçbir şekilde bunlar din özgürlüğünün çoğulcu ve özgürlükçü bir
şekilde icra edildiğini ortaya koymamaktadır. İslam'ın temel şartları konusunda
bile kısıtlamalar vardır. Bazı kurumların, namaz kıldıklarından dolayı bazı
mensuplarını ihraç ettikleri bilinen bir gerçektir. Vatandaşlardan toplanan
paralarla yapılan camilere, devletin el koyması bir inanç ve mülkiyet özgürlüğü
ihlalinden başka bir şey değildir. Dolaylı ya da dolaysız yollardan vatandaşlar,
zekat, fitre ve kurban derilerini Hava Kurumu'na vermeye zorlanmaktadırlar. Hac
organizasyonu devlet tekelinde bulunmakta ve bu konuda vatandaşlar değişik
kısıtlamalarla yüz yüze kalmaktadırlar. İnançlarından dolayı belirli bir
kılık-kıyafet tercihinde bulunan insanların, eğitim haklarının elinden alındığı
ve iş yaşamlarında ciddi sorunlarla karşılaştıkları, derin bir din özgürlüğü ve
insan hakları ihlali olarak karşımızda durmaktadır...Mevcut yasal mevzuat
sayesinde, özellikle darbe ve ara rejim dönemlerinde din özgürlüğünü ortadan
kaldıran uygulamalar gerçekleştirilmektedir. 28 Şubat darbesi döneminde, birçok
özel vakıf, okul ve dershane değişik baskılarla karşılaşmış hatta
kapatılmışlardır. Din özgürlüğünün temel amacı, din alanının bireysel, özgür,
çoğulcu ve sivil niteliklerinin korunmasıdır. Türkiye'de dinî alanın manzarası,
bu niteliklerden çok uzak olup, bürokratik, kolektivist ve tekçi bir mahiyet arz
etmektedir. (
Doç. Dr. Bilal Sambur-Zaman: 03 Haziran 2008)
Dini özgürlüklerle ilgili sorunlar var!
Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili sorunlar var mı? Yok diyebilir
misiniz? Eğer yok diyorsanız, başörtüsü ya da türban sorunu ne olacak?Bundan
dolayı yıllardır üniversiteye giremeyen kız öğrencilerin bu sorunun bir parçası
olmadığını öne sürebilir misiniz? Din eğitimi konusunun bu ülkede bunca yıldır
yerli yerine oturduğunu söyleyebilir misiniz? Bu bakımdan, kendi çocuklarının
daha dindar yetişmesini isteyen ailelerin din eğitimiyle ilgili olarak çok uzun
yıllardır devletle bazı dertleri olduğunu unutabilir misiniz? Kuran kursları
olsun, İmam Hatipler olsun, din eğitimiyle doğrudan ilgili bu alanlarda ne
zamandan beri yaşanan tartışmaları yok sayabilir misiniz? Ve bu tartışmalar, din
ve vicdan özgürlüğüyle ilgili değil midir? Cemaat ve tarikatlar açısından
sorunsuz bir Türkiye’de yaşadığımızı iddia edebilir misiniz? Cemaat ve tarikatlar
bin yıldır bu toprakların bir gerçeği iken onları yok saymak, yer altına itmek,
bu ülkede din özgürlüğü, vicdan özgürlüğü alanlarında sorun yaratmıyor mu? Cemaat
ve tarikatları yok saymakla, tekke ve zaviyeleri kapatmış olmakla, özellikle
sosyolojik bakımdan hiçbir şeyin yok olup gitmediği, devletle yaşanan
sürtüşmelerin din ve vicdan özgürlüğü alanında sorunlara yol açtığı bilinmiyor
mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri geçerli olan laiklik anlayışı ya
da tepeden, devlet tarafından kontrol altında tutulmaya çalışılan din kurumu bu
ülkede birçok soruna kaynaklık etmiyor mu? Etmediğini iddia edebilir
misiniz? Edebiliyorsanız, başörtüsü ya da türban sorunu ne
oluyor? Edebiliyorsanız, yüzde 47 oy almış bir iktidar partisinin özellikle
türbandan hareketle kapatılması nasıl gündeme gelebiliyor? Dini özgürlüklere
ilgili herhangi bir sorun yoksa, başını inancının bir gereği olarak örtenlere
üniversite kapıları nasıl kapatılabiliyor ve bu yasak Türkiye’yi derinden nasıl
sarsabiliyor? Ve son bir nokta:“Eşi türbanlı olan Cumhurbaşkanı olamaz!” diye
yargısıyla, askeriyle kazan kaldırılan, 367 gibi hukuk skandalları, 27 Nisan
Muhtırası gibi demokrasi ayıpları yaşanan bir ülkede daha hâlâ “Din özgürlüğüyle
ilgili sorun yoktur!” desen de kolay kolay inandırıcı olabileceğini
sanmıyorum.Evet, bu ülkede seksen bin cami var. Günde beş vakit ezan da okunur
bu ülkede. Cuma’ya da serbestçe gidilir. Oruç da tutulur. Kimse kimseye
karışamaz. Türkiye’de Müslümanlar ibadet açısından elbette özgürdür.Ancak
sorunlar yok değildir.Din eğitimi hâlâ yerli yerine oturtulamadığı için vardır. Devlet din kurumuna fazla karıştığı için vardır. Laiklik anlayışı tepeden inme
olduğu için vardır.Ya da din-devlet ilişkilerinin yapısı fazla otoriter olduğu
için vardır.Din-devlet ilişkilerinin otoriter yapısı daha fazla demokrasi ile
tanıştırılamadığı için vardır.Bu arada bütün bu sorunlar neden vardır sorusunun
bir yanıtı daha vardır akılda tutulması gereken: Bütün bu sorunlar bastırıldığı
için, bütün bu sorunlar ve çözüm yolları serbestçe tartıştırılmadığı için,
tabular ve yasaklarla özgür tartışma ortamı bir ‘kışla düzeni’nde cendereye
alındığı için, toplumun kreması sayılanlar fena halde cahil bırakıldığı için,
dini özgürlüklerle ilgili sorunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri
başımızdan eksik olmamıştır.İşte bu nedenlerle, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın
Avrupa Parlamentosu’nda bir soruyu yanıtlarken, “Türkiye’de Müslüman çoğunluk da
dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” demesine bu denli tepki göstermek
yanlıştır, ölçüyü kaçırmaktır.(
Hasan Cemal-Milliyet:4 Haziran 2008 )
Cevapları: Medya
ve İslam'da
"
ELİTİSTLERİN DAYATTIĞI MODERNİZM , TÜRKİYE GERÇEKLERİNE DE TARİHİ GERÇEKLERE
DE UYGUN DEĞİL.DEVLETÇİLER , LAİKLİĞİ DİN GİBİ GÖRÜYOR." (
Ünlü Sosyolog Pr. kemal karpat : taraf:27.04.08)
Laikçiler, dindarlardan nefret eder mi?
Anlattık,
tartıştık, örnekler verdik, karşılaştırmalar yaptık ama betonlaşmış kafalarına
nüfuz edemedik. Hala aynı şeyi söyleyip duruyorlar. Önce soruyorlar:
" Laikçiler, dindarlardan nefret eder mi? " Sonra da cevap
veriyorlar: " Hayır, etmeyiz." Yalan söylüyorlar.Bal gibi nefret ediyorlar.Çünkü kendilerini " çağdaş, modern, Batılı, Avrupalı, demokrat, özgürlükçü "
filan görürler. Dindarlar ise bu değerlerin tam karşıtını temsil eder.Bir erkeğin, dindar olup olmadığını anlamak bazen zordur. Dindar kadını saptamak
ise kolaydır çünkü (günümüzde) türban takar. Ortalama bir laikçinin, türbanlıya
karşı tutumu şöyledir:
Hor görme: Bir türbanlı, temizlikçi kadının kızıdır. Bu noktada
" sınıfsal " bir hor görme mekanizması çalışır. " Karafatma ", " örümcek
kafalı " gibi sıfatlar kullanılır. Türbanlı kadınlara sorun: Size
marketlerde, alışveriş merkezlerinde, milli bayramlarda, okul müsamerelerinde
filan kendilerine nasıl laf atıldığını anlatsınlar.
Tiksinme: Aynı mekanda, mesela bir kafede karşılaşma durumu olursa
türbanlılardan tiksinilir. " Ne işleri var burada " denir. Laikçi bir
kadın, mecbur kalmadıkça, türbanlı kızların yanındaki masada oturmak istenmez.
Hani şu " aynı fotoğraf karesinde yer almama " özeni... Bu tiksinme
öylesine güçlüdür ki geniş bir kaldırımda yürürken dahi yan yana gelmemeye
dikkat edilir.
Nefret etme: Bu güçlü duygu, ekonomiden ideolojiye çeşitli
düzeylerdeki menfaatler zedelendiğinde devreye girer. Mesela bir türbanlı,
diyelim ki TV'de, bir laikçinin iddialarını sorgularsa, ondan daha bilgili, daha
kültürlü olduğunu gösterirse "hor görme ve tiksinme" yetersiz kalır. Nefret
devreye girer. Kendini aşağılanmış hisseden laikçi arkadaş "Cumhuriyetin
elden gittiğini " düşünür.
Durum böyle. Biliyorum çünkü laikçilerin yazdıklarını ( kitap, gazete, dergi,
eposta ) okuyor, konuşmalarını ( akraba, komşu, iş arkadaşı ) dinliyorum.Ve tam da böyle hissedip böyle davrandıkları için yarın öbür gün dindarların da
aynı şeyi yapmasından korkuyorlar.
Sabah:EMRE
AKÖZ- 24 Şubat
2008
The Times
gazetesinden Janice
Turner, ' İslam ve Türkiye'deki Büyük
Türban Savaşı' adlı incelemesini hazırlarken birçok kişiyle konuşmuş. ( 18
Temmuz )
Bunlardan biri Prof. Aysel Ekşi. Kimdir Aysel Ekşi? İngiliz gazeteci okurlarına
onu şöyle anlatıyor: Çocuk ve genç psikiyatrı. 74 yaşında.
International Hospital İstanbul'da çalışıyor. Eskiden
İstanbul Üniversitesi'nde görev yapıyordu.Ancak Aysel Hanımın bir
özelliğini atlamış Turner: O aynı zamanda, Hürriyet gazetesinin başyazarı
Oktay Ekşi'nin eşi.Röportaj sırasında Aysel Ekşi'ye, o akşam
Cumhurbaşkanının eşi Hayrünnisa Gül ile buluşacağını söylüyor
Turner.Bunun üzerine Aysel Hanım, hışımla masasına vurarak bağırıyor: " O
kadından nefret ediyorum! "
Bir kişi,
diğerinden kolay kolay nefret etmez. Çünkü 'nefret' ruhu 'kemiren',
taşıması zor bir duygudur.'Terzi kendi söküğünü dikemez' derler ama yine de bir psikiyatrdan bunu duymak
garip gelebilir. " O anlamda söylememiştir " diye düşünebilirsiniz.Ancak masaya da vurmasından anlıyoruz ki gelişigüzel kullanılmış, ağızdan kaçmış
bir kelime değil bu. Gerçekten de Hayrünnisa Gül'den nefret ediyor Aysel Hanım.
Hıncını masadan çıkartmaya çalışıyor.Her şeye rağmen tuhaf!Tuhaflık şurada: Sokaktaki bir vatandaş, Abdullah Gül'den nefret edebilir. Çünkü
Gül bir siyasi aktör, bir karar verici. Dünden bugüne; yaptıkları ve
yapmadıklarıyla nefret uyandırmış olabilir. Bu mümkün.Peki ya Hayrünnisa Gül?Bugüne kadar kimsenin tavuğuna kış dememiş bu hanımı sevmeyebilirsin.
Hoşlanmayabilirsin. 'First Lady'liğe uygun bulmayabilirsin.Hepsi tamam da, ondan nefret etmek için nasıl bir sebebi olabilir
insanın? Hem de bir psikiyatrın?Şaşırtıcı bir durum! ...
Not: Acaba Prof. Aysel Ekşi, International Hospital'a başvuran
türbanlı gençlerin ruhsal sorunlarıyla ilgileniyor mu? Yoksa hastayı görür
görmez, "Türbanını çıkar da gel" mi diyor? (Masaya da vurarak!)
Sabah:EMRE
AKÖZ-21 Temmuz 2008
DEVAMI