Ana Sayfa İrtibat Sık Kullananlara Ekle Sitemizin Tanıtımına Katkıda Bulunun Biz Kimiz ? İlkelerimiz
  VARDIR  BİR  HİKMETİ 

   NAMAZI  TAVSİYE EDEN İSVİÇRELİ İLAÇ FİRMASI
    Prosidan  Kapsül

DUA 'nın  maddi faydası bile  var

 

    
İbadet ve sağlık -
Sadece ahirette işe yaramıyor :)) -

FAİZ neden yasaktır

 

HAREMLİK - SELAMLIK uygulayan hıristiyan ülke

          

                       

                                                                                                             
  Misvak !
                                                                    Yahudi versiyonu
                                  Yerli Marka

                                                                       TÜRBAN'IN Bİ FAYDASI DAHA!
       "... LAF ATICILARIN  İTİRAFINDA TÜRBANLILARIN " LAF  ATILMAKTAN MUAF " OLDUKLARI  ANLAŞILIYOR." (MİLLİYET:9.2.2002)

                                                                    SAPIKLIĞIN BAŞLANGIÇ NOKTASI

TÜRKİYE'NİN  İLK  SERİ  SAPIĞI ( ÜMRANİYE SAPIĞI ) " TECAVÜZ  FİKRİ KAHVEDE KIZ  MUHABBETİ YAPILIRKEN KAFAMA  YER  ETTİ... "

                                                                                 AHLAKSIZLIK
YIL  1996 . GAZETE  HABERİ  : SAPIĞA  DAVETİYE : " AMERİKA , ÇOCUK  YILDIZ JONBENET RAMSEY'İN  TECAVÜZ EDİLİP ÖLDÜRÜLMESİ İLE  SARSILDI.ŞİMDİ  6 YAŞINSAKİ BU  ÇOCUĞUN WAMP GÖRÜNÜŞLÜ BİR BARBİE'YE  DÖNÜŞTÜRÜLMESİ TARTIŞILIYOR ( ANNESİ DE 1977 VİRGİNİA GÜZELİ  İDİ...)
31.8.1996 : İNSANLIĞIN  KARA YÜZÜ : " DÜNYA 'DA MİLYONLARCA ÇOCUK SEKS  TACİRLERİNİN  KÖLESİ..."
9.2.1997 :ENSEST 'E ACİL  ÖNLEM  ALINMALI: "SON  BEŞ YILDA SADECE İSTANBUL'DAKİ  7  ADLİYEYE 82  ENSEST VAKASI  İNTİKAL ETTİ.
 " ÖZ  BABASINDAN  OLAN BEBEĞİNİ BOĞDU."
 "KARISI İLE İLİŞKİSİ OLAN BABASINI ÖLDÜRDÜ."
 "KIZLARINI  TACİZ  EDEN  BABA ÖLDÜRÜLDÜ."
 "ANNESİ  İLE  SEVİŞEN  KOCASINI  ÖLDÜRDÜ."
 "YENGESİNİN  IRZINA GEÇEN YEĞEN..."
 "ÖZ  KIZINA TECAVÜZ  EDEN BABA GÖZALTINDA..."
( HEPSİ  - NE YAZIK  Kİ - BELGELİDİR .)

         BİZ  SAPIK   OLDUĞUMUZ ( ! ) İÇİN  DEĞİL , NEMELAZIMCI OLMADIĞIMIZ İÇİN , SAPIKLARDAN  BACILARIMIZI , YAVRULARIMIZI KORUMAK  İÇİN   HAREMLİK-SELAMLIĞI  TALEP  EDİYOR  VE SAVUNUYORUZ.


       

                                      

                                                  

                                
                                                       Al  Sana Din-Kültür Dinlemeyen Çağdaş Hukuk (!)
                                            

       

                         

                         

                                         
        
 

                                                                               LAİKLİK

                                            Laikliğe 'yaşam biçimi' demek laikliğe aykIrIdIr
    "... "Laik yaşam biçimi" ('laik hayat tarzı') diye bir şey mümkün müydü? 30 yıldır bu tip konularda Türkçe ve İngilizce kitaplar, makaleler okudum. Hiçbirinde laiklik bir 'yaşam biçimi' olarak ele alınmıyordu.Sadece sosyologlar ya da siyaset bilimcileri değil, tarihçiler, psikologlar, antropologlar da böyle bir şeyden söz etmiyor.Sebebi çok basit: Laiklik siyasi ve hukuki bir kavram... Devlet ile din (inançlar) arasındaki ilişkiyi düzenliyor.Uygulama biçimleri arasında elbette bazı farklar var.Ancak laikliğin amacı, bir yandan devletin din kurallarına göre yönetilmemesini garanti altına alırken, aynı anda devletin değişik inançlara eşit uzaklıkta durmasını sağlamak.Laik devletin vatandaşları, kanunları çiğnemeden, diğer insanların özgürlüklerine mani olmadan, kendi inançlarını (ya da inançsızlıklarını) gönlünce yaşar.Yani laiklik, bir " yaşam biçimi " değil, farklı yaşam biçimlerini koruyan bir " ilke ". Böyle olduğu için de ben laikliği savunuyorum.Ama " laiklik bir yaşam biçimidir " dediğiniz anda, niyetinizin beni devlet eliyle belli bir " kalıba sokmak " olduğu ortaya çıkar... Bana " öyle yaşama, böyle yaşa " demektesiniz ki... İşte tam da bu " zorlama " laikliğe aykırıdır. Özetle: Laikliği bir yaşam biçimi olarak tanımlamanın kendisi laikliğe karşıdır! Böyle düşündüğün için, " acaba bu konuda ne denmiş, yoksa mesele es mi geçilmiş " diye merakla savunmaya baktım.Ve aradığımı buldum: "Modern laiklik anlayışı, farklı din ve inançları sosyolojik bir gerçeklik olarak kabul ederek, onların bir arada barışçıl beraberliğini sağlamayı hedefleyen siyasi bir ilkedir ."Bu nedenle laiklik bireyi değil, devleti muhatap alır . Nitekim Anayasamızın 2'nci maddesinde değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek bir ilke olan laiklik, devletin bir niteliği olarak sunulmuştur..." (Sabah:EMRE AKÖZ:07.05.2008)

                                                         "Olumsuz laiklik düşkünlüğü"
   Bu tabir Şerif Mardin'e ait. Mardin Türkiye'deki düşünce kısırlığının, sosyal bilimler alanında, özellikle bir sosyal olgu olarak din konusunda araştırmalardaki verimsizliğin sebebini "olumsuz laiklik düşkünlüğü"ne bağlıyor. Söz konusu olan laikliğin bir dogmaya dönüşmesi ve modernleşme çabaları boyunca içinde dinin büyük bir yer işgal ettiği geleneğin karşısına dikilmesi.Mardin, Cumhuriyet'in reform politikalarının, Türk kültüründe hissedilir bir fakirleşmeye yol açtığını ileri sürer. Bu fakirleşmeyi de "Cumhuriyet'in sembolizminin kök salamayacak kadar yüzeysel" olmasına bağlar. Kök salabileceği tek alan okuldur; ancak okul çocukları arasında üretilen beklentiler hep yapmacık olmuş, sonra da karşılanamamıştır."(Ş.Mardin, "Modern Türkiye'de Din", Türkiye'de Din ve Siyaset, İletişim, 9. baskı, 2002, s. 81-82)
   Mardin'in "Mahalle baskısı" başlığı altında SORAR'ın düzenlediği toplantıda hafta sonunda yaptığı konuşma, aslında yıllardır yazdıklarının bir tekrarı. Her toplumun bir değerler sistemi var. "İyi, doğru, güzel" dediklerimiz, bu değerler sistemini oluşturuyor. Cumhuriyet dönemindeki temel sorunumuz, yıkılan değerler sistemi yerine yeni bir değerler sistemi inşa edilemeyişi. Kemalizm'in sığlığı veya yüzeyselliği peşine takıldığı naiv pozitivizmle, bu sorunun bile yeteri kadar farkına varamayışında ortaya çıkıyor.Şerif Mardin dini ve inanç sistemlerini tam da Durkheimcı anlamda bir "sosyal olgu" olarak ele alır. Durkheim dini ve inanç sistemlerini, toplumsallığın bir tezahürü olarak görür. "Dinî olan toplumsaldır" sözü, bu yaklaşımın özüdür. Toplumu anlamak ve açıklamak istiyorsanız, dinî sembollere ve şifrelere bakmak zorundasınız. Mardin'in de takip ettiği bu yaklaşımda incelenen şey din, açıklanan ise toplumdur. Din alanındaki araştırmalar, toplumu anlamak için seferber edilmektedir. Cumhuriyet'in başından itibaren, Durkheim ekolünün parlak bir takipçisi olan Ziya Gökalp'in resmî ideolojiye büyük katkılarına rağmen, "olumsuz laiklik düşkünlüğü" din araştırmaları alanını karanlığa gömmüştür. Bana kalırsa, bu dinî araştırma düşmanlığının arkasında entelektüel donanımsızlık ve yetersizlik, daha doğrusu cehalet vardır. Sabri Ülgener, Erol Güngör, Şerif Mardin gibi din alanını, ekonomiyi, toplumu, tarihi ve değişmeyi açıklayan bir kaynak olarak kullanan bilim adamları hep istisna olarak kalmıştır.Mardin'in sembolik bir anlatımla okul ile camiyi, öğretmen ile imamı karşılaştırdığı son konuşmasından Oktay Ekşi'nin "Kemalizm'in sığlığı" tezine karşı çıkıp, suçu irtica tehlikesinin büyüklüğüne bağlaması; tam tersi bir istikamette Fikret Bila'nın da Mardin'in analizlerine hak verip, "laik cumhuriyeti korumak için eğitim alanında mücadele verilmesi" gerektiği sonucuna ulaşması, tam da Mardin'in anlattığı yüzeyselliği yansıtıyor. Halbuki Mardin'in siyaset ve ideolojik endişelerin dışında soğukkanlılıkla söylediği şeyler anlaşılsa, bugün laikliği bir "inanç sistemi" haline getirmeye çalışanların ani bir frenle durması lâzım. Demek ki Kemalizm gerçekten başarısız. Laikliğin "tartışılamaz" bir dogma olarak, sivil-asker koruyucularının himayesine alınması ve sonunda bir "yaşam biçimi" olarak savunulması da aslında bu sığlığın eseri.Türkiye değişti. İmam Osmanlı'nın imamı değil, Cumhuriyet imamı. Unutmayalım, bütün imamları 657 sayılı kanuna tabi devlet memurları haline getiren Cumhuriyet oldu. Cami, bir mekân ve bir sosyal atmosfer olarak bugüne ait. Okullar ve öğretmenler şükür ki değişti. Mardin'in söylediklerini tek tek kendi öğrenim hayatımıza uyarlayalım. Okuldan hangi iyiyi, güzeli ve doğruyu öğrendik? Bugünün öğrencileri daha şanslı değil mi? "Mahalle baskısı" tabiri, ideolojiler savaşı olarak değil, modern şehirli toplumların grup dinamiği olarak anlaşılmalı. Cemaat yapıları dünyanın her yerinde dağıldı. Mahalle artık hiçbir yerde yok. Doğan boşluk, ya gelenek yeniden keşfedilerek veya özgür bireyler eliyle yeniden dolduruldu. Bugünün orta sınıfı, dünün geleneksel kesimleri. Eğer Kemalizm, geniş halk kitleleri karşısında dar seçkin grupların dünyasını temsil ediyorsa, her Allah'ın günü sürdürdüğümüz tartışmalar onun sığlığını ve yenilgilerini anlatmıyor mu?  (Zaman-MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE :27 Mayıs 2008 )


                  
                                               

                                                   Türkiye'de din özgürlüğü mümkün mü?
   ...Türkiye'de din özgürlüğü var mıdır? Türkiye'de din özgürlüğü mümkün müdür? ... Bir toplumda çoğunluğu oluşturan dinî grubun, din özgürlüğü alanında birtakım kısıtlamalarla yüz yüze kaldığını söylemek, ilk bakışta şaşırtıcı görünebilir. Ancak tarihsel tecrübeler, çoğunluk ya da azınlık olmaktan ziyade devletin, hukuk yerine totaliter ve otoriter bir ideoloji etrafında örgütlenmesinin, yoğun din özgürlüğü ihlalleri ürettiğini göstermektedir. Örneğin Nazi Almanya'sında azınlık bir grup olan Yahudilerin din özgürlüğü ortadan kaldırılırken, komünist Rusya'da çoğunluk durumunda olan Ortodoks Kilisesi'ne büyük baskılar yapılmıştır...Devletin resmi dininin olmaması gerektiği gibi, resmi bir ideolojisinin de olmaması din özgürlüğünün bir gereğidir. Din özgürlüğü, dinî alanın bireyin ihtiyaç, arzu ve ideallerine uygun olarak özgürce oluşturulmasını gerektirmektedir. Şu anda yapılan din özgürlüğü tartışmasında, malum kesimin bireyin ihtiyaçlarını önemsemediği, bürokratik ideolojinin ihtiyaçları çerçevesinde dinî alana yaklaştıkları görülmektedir. Devletin tayin ettiği dinî ihtiyaçlar ile bireyin dinî ihtiyaçları aynı şey değildirler. Bireyin, devletin sınırlarını çizdiği dinî alanla tatmin olması gerektiği şeklindeki anlayış, din özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Devletin görevi, dinî alana müdahale ederek onu şekillendirmeye çalışmak değil, bireyin ve toplum kesimlerinin gelişen dinî ihtiyaçlarına cevap verecek uygun yasal ve sosyal ortamı hazırlamaktır...Din özgürlüğü, devlete toplumu dinden arındırma şeklinde bir görev vermemektedir. Başka bir ifadeyle, devletin dinden arınmış bir sosyo-kültürel dünya yaratma gibi bir misyonu yoktur...Din özgürlüğünün esas amacı, bireye kendi dinini, yaşam tarzını, felsefi inancını ya da ahlak sistemini seçme, yaşama, geliştirme ve yaygınlaştırmasına olanak vermektir...Devlet, bürokratik dini kurumlar eliyle kendi dinî alanını yaratmaktadır. Ortaya çıkan durum, bireyin özgür dinî tecrübesi değil, devletin sınırlı ve yapay bir din alanıdır. Türkiye'de din özgürlüğünü varmış gibi göstermek isteyenler, herkesin namaz kılmakta, oruç tutmakta, hacca gitmekte, zekat vermekte ve cami yapmakta serbest olduğunu sürekli olarak tekrar etmektedirler. Bunların olması önemlidir, ama hiçbir şekilde bunlar din özgürlüğünün çoğulcu ve özgürlükçü bir şekilde icra edildiğini ortaya koymamaktadır. İslam'ın temel şartları konusunda bile kısıtlamalar vardır. Bazı kurumların, namaz kıldıklarından dolayı bazı mensuplarını ihraç ettikleri bilinen bir gerçektir. Vatandaşlardan toplanan paralarla yapılan camilere, devletin el koyması bir inanç ve mülkiyet özgürlüğü ihlalinden başka bir şey değildir. Dolaylı ya da dolaysız yollardan vatandaşlar, zekat, fitre ve kurban derilerini Hava Kurumu'na vermeye zorlanmaktadırlar. Hac organizasyonu devlet tekelinde bulunmakta ve bu konuda vatandaşlar değişik kısıtlamalarla yüz yüze kalmaktadırlar. İnançlarından dolayı belirli bir kılık-kıyafet tercihinde bulunan insanların, eğitim haklarının elinden alındığı ve iş yaşamlarında ciddi sorunlarla karşılaştıkları, derin bir din özgürlüğü ve insan hakları ihlali olarak karşımızda durmaktadır...Mevcut yasal mevzuat sayesinde, özellikle darbe ve ara rejim dönemlerinde din özgürlüğünü ortadan kaldıran uygulamalar gerçekleştirilmektedir. 28 Şubat darbesi döneminde, birçok özel vakıf, okul ve dershane değişik baskılarla karşılaşmış hatta kapatılmışlardır. Din özgürlüğünün temel amacı, din alanının bireysel, özgür, çoğulcu ve sivil niteliklerinin korunmasıdır. Türkiye'de dinî alanın manzarası, bu niteliklerden çok uzak olup, bürokratik, kolektivist ve tekçi bir mahiyet arz etmektedir.  ( Doç. Dr. Bilal Sambur-Zaman:  03 Haziran 2008)

                                              Dini özgürlüklerle ilgili sorunlar var!
    Türkiye’de din ve vicdan özgürlüğü ile ilgili sorunlar var mı?  Yok diyebilir misiniz? Eğer yok diyorsanız, başörtüsü ya da türban sorunu ne olacak?Bundan dolayı yıllardır üniversiteye giremeyen kız öğrencilerin bu sorunun bir parçası olmadığını öne sürebilir misiniz? Din eğitimi konusunun bu ülkede bunca yıldır yerli yerine oturduğunu söyleyebilir misiniz? Bu bakımdan, kendi çocuklarının daha dindar yetişmesini isteyen ailelerin din eğitimiyle ilgili olarak çok uzun yıllardır devletle bazı dertleri olduğunu unutabilir misiniz? Kuran kursları olsun, İmam Hatipler olsun, din eğitimiyle doğrudan ilgili bu alanlarda ne zamandan beri yaşanan tartışmaları yok sayabilir misiniz? Ve bu tartışmalar, din ve vicdan özgürlüğüyle ilgili değil midir? Cemaat ve tarikatlar açısından sorunsuz bir Türkiye’de yaşadığımızı iddia edebilir misiniz? Cemaat ve tarikatlar bin yıldır bu toprakların bir gerçeği iken onları yok saymak, yer altına itmek, bu ülkede din özgürlüğü, vicdan özgürlüğü alanlarında sorun yaratmıyor mu? Cemaat ve tarikatları yok saymakla, tekke ve zaviyeleri kapatmış olmakla, özellikle sosyolojik bakımdan hiçbir şeyin yok olup gitmediği, devletle yaşanan sürtüşmelerin din ve vicdan özgürlüğü alanında sorunlara yol açtığı bilinmiyor mu? Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri geçerli olan laiklik anlayışı ya da tepeden, devlet tarafından kontrol altında tutulmaya çalışılan din kurumu bu ülkede birçok soruna kaynaklık etmiyor mu? Etmediğini iddia edebilir misiniz? Edebiliyorsanız, başörtüsü ya da türban sorunu ne oluyor? Edebiliyorsanız, yüzde 47 oy almış bir iktidar partisinin özellikle türbandan hareketle kapatılması nasıl gündeme gelebiliyor? Dini özgürlüklere ilgili herhangi bir sorun yoksa, başını inancının bir gereği olarak örtenlere üniversite kapıları nasıl kapatılabiliyor ve bu yasak Türkiye’yi derinden nasıl sarsabiliyor? Ve son bir nokta:“Eşi türbanlı olan Cumhurbaşkanı olamaz!” diye yargısıyla, askeriyle kazan kaldırılan, 367 gibi hukuk skandalları, 27 Nisan Muhtırası gibi demokrasi ayıpları yaşanan bir ülkede daha hâlâ “Din özgürlüğüyle ilgili sorun yoktur!” desen de kolay kolay inandırıcı olabileceğini sanmıyorum.Evet, bu ülkede seksen bin cami var. Günde beş vakit ezan da okunur bu ülkede. Cuma’ya da serbestçe gidilir. Oruç da tutulur. Kimse kimseye karışamaz. Türkiye’de Müslümanlar ibadet açısından elbette özgürdür.Ancak sorunlar yok değildir.Din eğitimi hâlâ yerli yerine oturtulamadığı için vardır. Devlet din kurumuna fazla karıştığı için vardır. Laiklik anlayışı tepeden inme olduğu için vardır.Ya da din-devlet ilişkilerinin yapısı fazla otoriter olduğu için vardır.Din-devlet ilişkilerinin otoriter yapısı daha fazla demokrasi ile tanıştırılamadığı için vardır.Bu arada bütün bu sorunlar neden vardır sorusunun bir yanıtı daha vardır akılda tutulması gereken: Bütün bu sorunlar bastırıldığı için, bütün bu sorunlar ve çözüm yolları serbestçe tartıştırılmadığı için, tabular ve yasaklarla özgür tartışma ortamı bir ‘kışla düzeni’nde cendereye alındığı için, toplumun kreması sayılanlar fena halde cahil bırakıldığı için, dini özgürlüklerle ilgili sorunlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri başımızdan eksik olmamıştır.İşte bu nedenlerle, Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın Avrupa Parlamentosu’nda bir soruyu yanıtlarken, “Türkiye’de Müslüman çoğunluk da dini özgürlüklerle ilgili sorunlar yaşıyor” demesine bu denli tepki göstermek yanlıştır, ölçüyü kaçırmaktır.( Hasan Cemal-Milliyet:4 Haziran 2008 )

                                     Cevapları: Medya ve İslam'da

   " ELİTİSTLERİN DAYATTIĞI MODERNİZM , TÜRKİYE GERÇEKLERİNE DE TARİHİ GERÇEKLERE DE UYGUN DEĞİL.DEVLETÇİLER , LAİKLİĞİ DİN GİBİ GÖRÜYOR." ( Ünlü Sosyolog Pr. kemal karpat : taraf:27.04.08)

                                                     Laikçiler, dindarlardan nefret eder mi?
   Anlattık, tartıştık, örnekler verdik, karşılaştırmalar yaptık ama betonlaşmış kafalarına nüfuz edemedik. Hala aynı şeyi söyleyip duruyorlar. Önce soruyorlar: " Laikçiler, dindarlardan nefret eder mi? " Sonra da cevap veriyorlar: " Hayır, etmeyiz." Yalan söylüyorlar.Bal gibi nefret ediyorlar.Çünkü kendilerini " çağdaş, modern, Batılı, Avrupalı, demokrat, özgürlükçü " filan görürler. Dindarlar ise bu değerlerin tam karşıtını temsil eder.Bir erkeğin, dindar olup olmadığını anlamak bazen zordur. Dindar kadını saptamak ise kolaydır çünkü (günümüzde) türban takar. Ortalama bir laikçinin, türbanlıya karşı tutumu şöyledir:
Hor görme: Bir türbanlı, temizlikçi kadının kızıdır. Bu noktada " sınıfsal " bir hor görme mekanizması çalışır. " Karafatma ", " örümcek kafalı " gibi sıfatlar kullanılır. Türbanlı kadınlara sorun: Size marketlerde, alışveriş merkezlerinde, milli bayramlarda, okul müsamerelerinde filan kendilerine nasıl laf atıldığını anlatsınlar. Tiksinme: Aynı mekanda, mesela bir kafede karşılaşma durumu olursa türbanlılardan tiksinilir. " Ne işleri var burada " denir. Laikçi bir kadın, mecbur kalmadıkça, türbanlı kızların yanındaki masada oturmak istenmez. Hani şu " aynı fotoğraf karesinde yer almama " özeni... Bu tiksinme öylesine güçlüdür ki geniş bir kaldırımda yürürken dahi yan yana gelmemeye dikkat edilir. Nefret etme: Bu güçlü duygu, ekonomiden ideolojiye çeşitli düzeylerdeki menfaatler zedelendiğinde devreye girer. Mesela bir türbanlı, diyelim ki TV'de, bir laikçinin iddialarını sorgularsa, ondan daha bilgili, daha kültürlü olduğunu gösterirse "hor görme ve tiksinme" yetersiz kalır. Nefret devreye girer. Kendini aşağılanmış hisseden laikçi arkadaş "Cumhuriyetin elden gittiğini " düşünür. Durum böyle. Biliyorum çünkü laikçilerin yazdıklarını ( kitap, gazete, dergi, eposta ) okuyor, konuşmalarını ( akraba, komşu, iş arkadaşı ) dinliyorum.Ve tam da böyle hissedip böyle davrandıkları için yarın öbür gün dindarların da aynı şeyi yapmasından korkuyorlar.
Sabah:EMRE AKÖZ- 24 Şubat 2008
   The Times gazetesinden Janice Turner, ' İslam ve Türkiye'deki Büyük Türban Savaşı' adlı incelemesini hazırlarken birçok kişiyle konuşmuş. ( 18 Temmuz ) Bunlardan biri Prof. Aysel Ekşi. Kimdir Aysel Ekşi? İngiliz gazeteci okurlarına onu şöyle anlatıyor: Çocuk ve genç psikiyatrı. 74 yaşında. International Hospital İstanbul'da çalışıyor. Eskiden İstanbul Üniversitesi'nde görev yapıyordu.Ancak Aysel Hanımın bir özelliğini atlamış Turner: O aynı zamanda, Hürriyet gazetesinin başyazarı Oktay Ekşi'nin eşi.Röportaj sırasında Aysel Ekşi'ye, o akşam Cumhurbaşkanının eşi Hayrünnisa Gül ile buluşacağını söylüyor Turner.Bunun üzerine Aysel Hanım, hışımla masasına vurarak bağırıyor: " O kadından nefret ediyorum! " Bir kişi, diğerinden kolay kolay nefret etmez. Çünkü 'nefret' ruhu 'kemiren', taşıması zor bir duygudur.'Terzi kendi söküğünü dikemez' derler ama yine de bir psikiyatrdan bunu duymak garip gelebilir. " O anlamda söylememiştir " diye düşünebilirsiniz.Ancak masaya da vurmasından anlıyoruz ki gelişigüzel kullanılmış, ağızdan kaçmış bir kelime değil bu. Gerçekten de Hayrünnisa Gül'den nefret ediyor Aysel Hanım. Hıncını masadan çıkartmaya çalışıyor.Her şeye rağmen tuhaf!Tuhaflık şurada: Sokaktaki bir vatandaş, Abdullah Gül'den nefret edebilir. Çünkü Gül bir siyasi aktör, bir karar verici. Dünden bugüne; yaptıkları ve yapmadıklarıyla nefret uyandırmış olabilir. Bu mümkün.Peki ya Hayrünnisa Gül?Bugüne kadar kimsenin tavuğuna kış dememiş bu hanımı sevmeyebilirsin. Hoşlanmayabilirsin. 'First Lady'liğe uygun bulmayabilirsin.Hepsi tamam da, ondan nefret etmek için nasıl bir sebebi olabilir insanın? Hem de bir psikiyatrın?Şaşırtıcı bir durum! ... Not: Acaba Prof. Aysel Ekşi, International Hospital'a başvuran türbanlı gençlerin ruhsal sorunlarıyla ilgileniyor mu? Yoksa hastayı görür görmez, "Türbanını çıkar da gel" mi diyor? (Masaya da vurarak!)  Sabah:EMRE AKÖZ-21 Temmuz 2008

                                                                                                                                                                                                                         DEVAMI